<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ten kafesi</title>
	<atom:link href="http://www.tenkafesi.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tenkafesi.com</link>
	<description>toplumbilimsel yeteneği kazanmış kuş</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Sep 2010 14:20:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Hukuk Risalesi</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/hukuk-risalesi</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/hukuk-risalesi#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Sep 2010 08:20:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Farâbî]]></category>
		<category><![CDATA[Fusûlü'l-Medenî]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk Risalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ali Zeynelâbidin]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ali Zeynelâbidîn Kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Zeynelâbidin]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Zeynelâbidin'in adalet terazisi]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Abdülaziz Hatip]]></category>
		<category><![CDATA[Risâletü'l Hukûk]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal'ın kitap kritiği]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1320</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Ali (r.a.)&#8217;nin torunu, Hz. Hüseyin (r.a.)&#8217;in oğlu İmam Ali Zeynelâbidin, Hicret&#8217;in 38. yılında Medine-i Münevvere&#8217;de dünyaya gelmiş olup, on iki imamın dördüncüsüdür. Tabiinin büyüklerinden olup, büyük sahabelerin çoğunu görmüştür. Hicri 94 senesinde babası vefat ettiği zaman İmam Zeynelâbidin henüz on dört yaşındaydı. Risâle-i Nur&#8217;da, Hazreti Hüseyin&#8217;in soyundan gelen manevi mehdi hükmünde olduğu belirtilmektedir. (Mektubat, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone size-full wp-image-1326" title="hukuk risalesi" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/09/hukuk-risalesi2.jpg" alt="" width="200" height="292" /></p>
<p>Hz. Ali (r.a.)&#8217;nin torunu, Hz. Hüseyin (r.a.)&#8217;in oğlu İmam Ali Zeynelâbidin, Hicret&#8217;in 38. yılında Medine-i Münevvere&#8217;de dünyaya gelmiş olup, on iki imamın dördüncüsüdür. Tabiinin büyüklerinden olup, büyük sahabelerin çoğunu görmüştür. Hicri 94 senesinde babası vefat ettiği zaman İmam Zeynelâbidin henüz on dört yaşındaydı. Risâle-i Nur&#8217;da, Hazreti Hüseyin&#8217;in soyundan gelen manevi mehdi hükmünde olduğu belirtilmektedir. (Mektubat, s. 100)</p>
<p>İmam Zeynelâbidin, içinde bulunup yetiştiği ilmi derecesi yüksek çevreyle imam olmuş, hayatının sonuna kadar da ilmiyle amel etmeye gayret etmiştir. İmam Zeynelâbidin&#8217;in oğlu İmam Muhammed Bâkır, babası hakkında naklettiği bir rivayette babasını şöyle anlatır: &#8220;Babam İmam Zeynel Âbidin hep iyilik yapmaktan zevk alırdı. Allah&#8217;a karşı şükranını ifade etmek için; bir iyilik gördüğü zaman, Kuran-ı Kerim okurken &#8220;Secde&#8221; ayeti gelince, bir kötülükten kurtulunca, iki kişinin arasını bulunca, bir zorluğu atlatınca, mutlaka şükran secdesine kapanırdı. Bunun için kendisine &#8220;Seccad&#8221; adı verilmiştir.&#8221; İmam Zeynelâbidin&#8217;in mümin için kurtuluş vesilesi olarak saydığı üç şey şunlardır:</p>
<p>a) Halkın aleyhinde konuşmamak.</p>
<p>b) Dünya ve ahretine yararlı olan şeyle meşgul olmak.</p>
<p>c) Günahlarına çok ağlamak.</p>
<p>İmam Zeynelâbidin, sık sık Kerbelâ hadisesini hatırlar ve kendini tutamaz uzun uzun ağlar, böyle kendisini harap edercesine ağlamamasını söyleyenlere şu ibretli cevabı verirmiş: &#8220;Hz. Yakup, on iki oğlundan birini kaybedince ağlamaktan gözlerine ak düştü. Görmez oldu. Hâlbuki kaybolan oğlu Yusuf sağ idi. Ben ise Ehl-i Beyt&#8217;ten bütün yakınlarımın şehit düştüklerini gördüm. Bunların acısını yüreğimden nasıl çıkarabilirim?&#8221;</p>
<p>İnsanı yeryüzünün halifesi olarak yaratan Allah, en kıymetli, en değerli varlık olarak insanı muhatap almış, insanı yüceltmiştir. İnsan, seçimiyle meleklerden daha üstün olabiliyorken, yine seçiminin sonucuyla yaratılmışların en aşağısı (esfel-i safilin) konumuna inebilmiştir. Tarih, insanoğlunun yaptığı seçimlerden ibarettir. Müslüman, hayatı boyunca güçlü bir iradeye sahip olmaya çalışarak kendisiyle, toplumla ve kâinatla uyum içerisinde olup, kulluk görevini yerine getirmeye çabalar. Her Müslüman, İslam&#8217;ı &#8220;evrensel&#8221; olarak değerlendirebilmeli, &#8220;toplumsal ve siyasal&#8221; olarak yorumlayabilmelidir. Müslüman, ancak bu şekilde bilinçli bir İslami bakış açısını yakalamış olur. Bir kimsenin namaz kılıp kılmadığına, oruç tutup tutmadığına, hacca gidip gitmediğine bakarak hüküm vermek, bizi sağlıklı sonuçlara götürmeyeceği gibi, toplumda karışıklıkların ortaya çıkmasına da zemin hazırlar. Bu yargılar toplumsal hak ve hukuklarda insanları birbirine düşürebilir, ilişkilerde zarar verebilir. Peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: &#8220;Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir.&#8221;</p>
<p>İnsanı eşref-i mahlûkat olarak tanımlayan İslam, insanın bu özellikleriyle eşrefi mahlûk makamına çıkarırken, bu üstünlüğünün gereği olarak insana önemli görev ve sorumluluklar da yüklenmiştir. Düşünebilen ve yorumlayabilen insan, kendisine sunulan görev ve sorumlukların farkında olup, canlı olmalarına rağmen bitki ve hayvanların görev ve sorumlulukla yükümlü olmadıklarının bilincindedir. İnsanların sosyal bir varlık olmaları, topluluklar halinde yaşamaları, birbirleriyle etkileşmeleri, karşılıklı olarak hak ve sorumluluklar doğuracağından, İslam âlimleri bu hakları tasnif etmişler, insanların birbirlerine, Rablerine ve kâinata olan hak ve sorumluluklarını açıklamışlardır. Ünlü düşünür Farâbî (ö. 339 / 950), Fusûlü&#8217;l-Medenî adlı ahlâk ve siyaset kitabında, bir ülkenin bireylerini ve nesillerini bir araya getirip kaynaştıran en önemli gücün sevgi olduğunu belirtir. İmam Zeynelâbidin de Farâbî gibi toplumun sevgiyle kaynaşabileceğini ve adaletle ayakta kalabileceğini ifade eder.</p>
<p>&#8220;Sahifet-ül Kamile&#8221; ve &#8220;Risâletü&#8217;l Hukûk&#8221; adında eserleri olan İmam Zeynelâbidin&#8217;in Risâletü&#8217;l Hukûk isimli eseri, İmam Prof. Dr. Abdülaziz Hatip&#8217;in hazırladığı İmam Zeynelâbidin&#8217;in Hukuk Risalesi kitabıyla Nesil yayınlarından yayımlandı. İnsanın hayatını ve iç dünyasını nasıl inşa edeceğine dair altın öğütler içeren kitap, bir İslam medeniyetinde insanla toplum arasındaki psikolojik ve sosyal açıları inceleyerek ne gibi faktörlerin olacağını, insanın topluma ve eşyaya karşı duruşunun nasıl olması gerektiğini anlatıyor.</p>
<p>Kitabı hazırlayan Prof. Dr. Abdülaziz Hatip, metot olarak İmam Zeynelâbidin&#8217;in veciz ifadelerinin atmosferinde kalmaya çalışarak, kitabın üslubuna riayet etmiş ve konuyu fazla dağıtmamaya özen göstermiş. Ayrıca Giriş yazısında da İslam medeniyetinde &#8220;kul hakkı&#8221; meselesine değinmiş ve Müslümanların günlük hayatında neler yapmaları gerektiğini açıklamış. Ayrıca bir portre yazısıyla da İmam Zeynelâbidin&#8217;i portre olarak incelemiş. Eserde köle hakkına, hayvan haklarına ve doğal ve fiziki çevremizle alakalı haklara da yer ayıran Hatip, bir Müslüman&#8217;ın kâinatla ve hayvanlarla olan ilişkisine özellikle değiniyor.</p>
<p>İmam Zeynelâbidin, kitabında insan hayatına derinlemesine bakarak insanı bütün boyutlarıyla inceleyerek, insanın Rabbiyle, kendisiyle, yakınlarıyla, toplumla, yöneticilerle, kısacası çevresindeki bireylerle ilişkilerindeki hak ve sorumluluklara değiniyor. İmam Zeynelâbidin, kendisinden önce elinde böyle bir çalışmanın örnek bulunmaması onun çalışma azmine azim katmış, sosyal adaletin egemen olduğu, fertlerinin güven ve sevgi bağlarıyla bağlı olduğu bir toplumu inşa etmeye çalışmıştır. İmam Zeynelâbidin, eserin sonunda şöyle demektedir: &#8220;Bunlar, seni yakından ilgilendiren elli haktır. Hiçbir durum ve hiçbir biçimde bunları çiğnememelisin. Bunları titizlilikle gözetmeli ve uygulamalısın. Bu konuda yüce Allah&#8217;tan yardım dilemelisin. Güç ve kuvvet yalnızca Allah&#8217;tandır. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a mahsustur.&#8221;</p>
<p><a href="http://milligazete.com.tr/makale/hukuk-risalesi-176063.htm" target="_blank">http://milligazete.com.tr/makale/hukuk-risalesi-176063.htm</a></p>
<p><a href="http://www.haber7.com/haber/20100907/Imam-Zeynelbidinin-adalet-terazisi.php" target="_blank">http://www.haber7.com/haber/20100907/Imam-Zeynelbidinin-adalet-terazisi.php</a></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yunus Emre Tozal</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>7 Eylül 2010, Milli Gazete</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/hukuk-risalesi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vahyin kâtibi Hz. Ali</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/vahyin-katibi-hz-ali</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/vahyin-katibi-hz-ali#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2010 23:24:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Resulü]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hatice]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Şehrinin Kapısı Hz. Ali (r.a)]]></category>
		<category><![CDATA[Lât]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Murat Sarıcık]]></category>
		<category><![CDATA[Uzza]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin kâtibi Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1314</guid>
		<description><![CDATA[İlk Müslümanların üçüncüsü, çocuklardan ise birincisi olan Hz. Ali, hicretten yirmi üç yıl önce doğmuş (m. 599), Peygamberimiz gibi altmış üç yıl yaşamıştır. 8 yaşında Müslüman olan Hz. Ali, Müslüman olana kadar puta tapmayı reddettiği için kendisine &#8216;keremullahi veche&#8217; denilmiştir. Hz. Ali dokuz veya on yaşında Müslüman olmuştur. Hz. Hatice&#8217;den sonra ilk Müslüman olan kişi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone size-full wp-image-1318" title="hzali" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/09/hzali1.jpg" alt="" width="300" height="444" /></p>
<p>İlk Müslümanların üçüncüsü, çocuklardan ise birincisi olan Hz. Ali, hicretten yirmi üç yıl önce doğmuş (m. 599), Peygamberimiz gibi altmış üç yıl yaşamıştır. 8 yaşında Müslüman olan Hz. Ali, Müslüman olana kadar puta tapmayı reddettiği için kendisine &#8216;keremullahi veche&#8217; denilmiştir. Hz. Ali dokuz veya on yaşında Müslüman olmuştur. Hz. Hatice&#8217;den sonra ilk Müslüman olan kişi Hz. Ali&#8217;dir. Bazı tarihçiler Hz. Hatice&#8217;den sonra Hz. Ebu Bekir, sonra Hz. Ali&#8217;dir derler. Bazıları da rivayetlerdeki bu farklılığı kadınlarda Hz. Hatice, erkeklerde Hz. Ebu Bekir, çocuklarda Hz. Ali, kölelerde Zeyd b. Harise diyerek tevfik yolunu seçerler. Rivayete göre Müslüman oluşu şöyle gerçekleşmiştir: Bir gün Hz. Ali, Allah Resulü ile Hz. Hatice&#8217;yi namaz kılarken görür ve &#8220;Bu nedir?&#8221; diye sorar. Peygamberimiz &#8220;Bu Allah&#8217;ın kendisi için seçtiği ve onun için Peygamberler gönderdiği dinidir&#8221; der ve &#8220;Seni ortağı olmayan bir tek Allah&#8217;a iman etmeye, Lât ve Uzza putlarını reddetmeye çağırıyorum&#8221; diyerek onu İslâm&#8217;a davet eder. Hz. Ali &#8220;Bu benim, daha önceden hiç duymadığım bir şey. Babama sormadan hiçbir şeye karar veremem&#8221; cevabını verir. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) o günlerde dini açıktan anlatmaya başlamadığı için, bunun duyulmasını istemez ve Hz. Ali&#8217;ye &#8220;Ey Ali! Müslüman olmasan bile, bunu gizli tut. Kimseye söyleme&#8221; der. O gece Hz. Ali derin düşünceler içine dalar, Allah&#8217;ın İslâm&#8217;ı kalbine koymasına mukabil de ertesi sabah &#8220;Dün beni neye davet etmiştiniz?&#8221; diyerek Efendimizin huzuruna tekrar gelir. Allah Resulü (s.a.s.): &#8220;Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına, Onun tek ma&#8217;bud olduğuna şehadet getir. Lât ve Uzza putlarını reddet. Allah&#8217;a herhangi birini ortak koşmaktan sakın&#8221; buyurur. Hz. Ali de kelime-i şehadet&#8217;i getirerek Müslüman olur. &#8220;Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum&#8221; sözünün sahibi Hz. Ali, ilim şehrinin kapısı olarak görülmüş, Efendimiz tarafından toprağın babası (Ebu Turab) ismiyle anılmıştır.</p>
<p>Peygamber Efendimizin hadisinde belirttiği gibi insanlığa kurtuluş içi bıraktığı birisi diğerinden uzun iki ipten, (Kur&#8217;an ve Ehl-i Beyt) ikincisinin, Efendimizden sonra gelen reisi olan Hz. Ali, Efendimizin &#8220;Ben ilmin şehriyim; Ali de bu şehrin kapısıdır&#8221; hadisine mazhar olmuştur. Arkasından ümmete bıraktığı aforizmalarla ve kendisine sorulan sorularla verdiği cevaplarla hafızalarda yer edinmiştir. Hz Ali&#8217;ye sormuşlar &#8220;Ya Allah ve ahiret yoksa?&#8221; Hz. Ali&#8217;de cevaplamış &#8220;Eğer yoksa inanmakla benim kaybedeceğim bir şey yok ama eğer varsa sizin kaybedeceğiniz çok şey var.&#8221;</p>
<p>Hz. Peygamberin hakkında &#8220;İslam dini onunla direnecektir&#8221; dediği Hz. Ali, &#8220;Allah&#8217;ın arslanı&#8221; lakabıyla da anılmış, savaşçı kişiliğiyle İslam tarihinde gösterdiği kahramanlıkları dillere destan olmuştur. Savaşçı ve devlet adamı kişiliğinin haricinde iyi bir şair ve hatiptir aynı zamanda Hz. Ali:</p>
<p>&#8220;ilacın sendedir de farkında olmazsın</p>
<p>derdin de sendedir fakat görmezsin</p>
<p>sanırsın ki sen sade küçük bir cisimsin</p>
<p>oysa sende dürülmüş en büyük alem&#8221;</p>
<p>Bir savaşta düşmanına kılıcını doğrultup öldürmek üzereyken düşmanın yüzüne tükürmesi üzerine &#8220;şimdi seni öldüremem zira nefsim adına yapmış olurum&#8221; sözleriyle nefsini yenen ve İslam âlemine örnek davranışıyla anlatılan bu ve benzeri hadiseler, Hz. Ali&#8217;nin şahsında toplanarak tüm insanlığa tezahür etmiştir. İnsanın eşref-i mahlûkat olma yolundaki çabalamalarını, Hz. Ali&#8217;nin hayatında meydana gelmiş hadiselerin inceliklerinde görüyoruz. &#8220;İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi &#8221; diyen Hz. Ali, insanın özüne, eşyaya ve kâinata bakışına dair, insanlarla olan ilişkilerinden toplumla kuracağı ilişkilere kadar söylediği aforizmalarıyla insan-ı kâmil&#8217;i tarif etmiştir. &#8220;Bilmediğiniz şeyi söylemeyiniz. Çünkü gerçeğin çoğu, inkâr ettiğinizdir&#8221; diyen Hz. Ali&#8217;nin &#8220;İlim bir noktaydı, cahiller onu çoğalttı&#8221; sözü de meşhurdur. Müslümanların gözünde ahlakıyla, ilmiyle ve cesaretiyle gündeme gelen Hz. Ali, aynı zamanda vahyin kâtibidir. Hudeybiye Antlaşması&#8217;nda sulh şartlarının yazılmasında vazife alan Hz. Ali, Mekke-i Mükerreme fethedilince de Kâbe&#8217;deki putları temizleme vazifesini Peygamber Efendimiz Hz. Ali&#8217;ye vermişti.</p>
<p>Prof. Dr. Murat Sarıcık&#8217;ın vahyin kâtibi Hz. Ali&#8217;nin hayatını ele aldığı &#8220;İlim Şehrinin Kapısı Hz. Ali (r.a)&#8221; adlı eseri, Nesil yayınlarından yayımlandı. Kitabı altı bölüm olarak hazırlayan Sarıcık, ilk iki bölümde Hz. Ali&#8217;nin Mekke&#8217;de ve Medine&#8217;de geçirdiği Efendimizin vefatına kadar olan yılları, üçüncü bölümde ilk üç halife dönemindeki yılları, dördüncü bölümde hilafet yıllarını inceliyor. Beşinci bölümde Hz. Hasan&#8217;ın hilafetine ve son bölümde de Hz. Peygamber (a.s.)ın dilinden Hz. Ali&#8217;yi anlatıyor. Bu geniş hacimli eser, içinde bulunduğumuz mübarek günlerde Hz. Ali ile tanışmamış olanlara fırsat sunarken, Hz. Ali ile daha önce tanışanlar içinde yeniden bir tanışma kapısı aralıyor. Sahabeyi kiramın hayatlarını okuyarak onların hayatlarındaki sırları, olaylara bakış açılarını, iç dünyalarını nasıl inşa ettiklerini tekrar tekrar okumak, tekrar tekrar kendimizi ve hayatımızı sorguya çekmek, hakikati idrak ederek varoluşumuzun farkına varabilmek dileklerimle&#8230;</p>
<p><a href="http://milligazete.com.tr/makale/vahyin-k%C3%A2tibi-hz-ali-175798.htm" target="_blank">http://milligazete.com.tr/makale/vahyin-kâtibi-hz-ali-175798.htm</a></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yunus Emre Tozal</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>4 Eylül 2010, Milli Gazete</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/vahyin-katibi-hz-ali/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur’an’daki Anne&#8230;</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/kur%e2%80%99an%e2%80%99daki-anne</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/kur%e2%80%99an%e2%80%99daki-anne#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Aug 2010 21:37:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[anne]]></category>
		<category><![CDATA[cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[fedakârlık]]></category>
		<category><![CDATA[kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'daki Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’daki Anne...]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[nezaket]]></category>
		<category><![CDATA[R. Adeviyye Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi-saygı]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1308</guid>
		<description><![CDATA[İslâm medeniyeti, maneviyatı yüksek ve sağlıklı bir aile düzeni kurarak, toplumda anneye çok şerefli bir yer vermiştir. Ailenin toplumdaki yeri ve önemi, insanlığın varlığı ve devamı için gerektiği gibi dünya hayatının da düzen ve nizamı için gereklidir. Ümmet kelimesinin de anne kelimesinden türetilmiş olması, insanlığa anne gibi şefkat ve merhamet abidesi kesilen toplumun, insanlığın mayası; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone size-full wp-image-1312" title="anne_kapak" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/08/anne_kapak.jpg" alt="" width="350" height="510" /></p>
<p>İslâm medeniyeti, maneviyatı yüksek ve sağlıklı bir aile düzeni kurarak, toplumda anneye çok şerefli bir yer vermiştir. Ailenin toplumdaki yeri ve önemi, insanlığın varlığı ve devamı için gerektiği gibi dünya hayatının da düzen ve nizamı için gereklidir. Ümmet kelimesinin de anne kelimesinden türetilmiş olması, insanlığa anne gibi şefkat ve merhamet abidesi kesilen toplumun, insanlığın mayası; bir nevi anne görevi yüklemektedir. İslam, aile esasına dayanan bir toplumsal düzen olduğundan dolayı, ailenin oluşumundaki bireylerin her birinin sorumluluğuna çok önem verir. İslam&#8217;a göre aile, içinde huzur, mutluluk, merhamet ve şefkat, güzellikler bulunan ve tüm bunları aile fertlerinin birbirleriyle paylaşarak oluşturduğu bir yuvadır. Bu yuvanın en önemli özellikleri, aile fertlerinin birbirleri arasındaki muhabbet, sevgi, şefkat ve merhamettir. Nasıl ki tohum toprak altında güvenceli bir yerde filizleniyorsa, çocuklar da anne ve babanın samimiyetleri, huzur ve güven veren yuvasında filizlenip büyürler. &#8220;Bir çift ayakkabı&#8221; olarak benzetilen İslam&#8217;ın kadın-erkek benzetmesi, müthiş bir benzetmedir, zira biri olmadan diğeri hiçbir işe yaramaz; iki ayakkabı da aynı ama ikisi de birbirine muhtaçtır. Aile kurumunu bir çift ayakkabı olarak görmek; görebilmek sorunun temeline inmeye vesiledir.</p>
<p>Müslüman denince akla gelmesi gereken takva, samimiyet, fedakârlık, sevgi-saygı, nezaket, cesaret, tevazu, kanaat gibi kavramların ete-kemiğe büründüğü ve hayatın içine girdiği bir toplumsal yapıyı oluşturmak, her Müslüman&#8217;ın üzerine vazife olduğu bir sorumluluktur. Emr-i bi&#8217;l-ma&#8217;ruf ve nehy-i ani&#8217;l-münker&#8217;i hayatın temel ilkesi yapan bir toplumsal yapının oluşturulması, toplumun en küçük birimi olan aileden başlar.</p>
<p>Toplumun birlik ve beraberliğinde, sağlıklı nesillerin yetiştirilmesinde, toplumun çağların yıkıcılığına dayanıklılığında ve medeniyetin oluşturulmasında ailenin önemi şüphesiz çok önemlidir. Aile çocuğun doğuştan üyesi olduğu en küçük toplumsal kurum; en küçük yapı taşıdır. Çocuk ilk toplumsal davranışları, aile üyeleri ile etkileşim kurarak ve onları taklit ederek öğrenir. Aile içi huzur ve güvenin fıtrattan olduğuna dair Kur&#8217;an&#8217;da ayetler de vardır:</p>
<p>&#8220;Ve O&#8217;nun ayetlerinden olarak sizin için nefislerinizden zevceler yaratmıştır ki, onunla sukûn bulasınız. Ve sizin aranızda sevgi ve rahmet (merhamet) kıldı (oluşturdu). Muhakkak ki bunda, tefekkür eden (düşünen) bir kavim için mutlaka ayetler (deliller) vardır.&#8221; &#8220;Onlar sizin için, siz de onlar için birer elbisesiniz&#8230;&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;anî bakış açısından hareketle hayatımızı Kur&#8217;anî hayat ile inşa etmemiz için, tüketim çağında yaşayan ve değerleri tüketmeye başlayan bizlerin artık İslam&#8217;ın inşa etmeyi hedeflediği &#8216;ekrem&#8217; birey(ler)i inşa etmemiz, yaşadığımız çağda daha da önemli bir boyut kazandı. Tüketecek bir şeyleri kalmayan insanların bir müddet sonra karşılarındaki kâinata &#8216;eşref-i mahlûkat&#8221; olmak için gönderilen insanı, sonra toplumun en küçük birimi olan aileyi, evliliklerini, en sonunda da kendilerini tükettikleri aşikârdır. Toplumun en küçük birimi olan ailenin içindeki muhabbetin yönü, seyri, toplumu oluşturan bireyleri de etkileyeceğinden, toplum içinde Allah&#8217;ın bak dediği yerden bakabilecek şahsiyeti inşa etmeye çalışmamız, aynanın karşısına geçerek aile içi iletişimimizi sorgulamamızı gerektirir.</p>
<p>Arapça olarak &#8220;bir şeyin başlangıcında veya varlığında, yetiştirilmesinde ve iyileştirilmesindeki temel unsur&#8221; anlamına gelen &#8220;el ümm&#8221; kelimesi, anne kelimesinin de köküdür ve ıstılah manasında &#8220;her şeyin aslı&#8221;na tekabül eder. Bu yönüyle kelime, Hz. Havva&#8217;ya dayanır ki bu yüzden de &#8220;Hz. Havva beşerin annesidir&#8221; denilmektedir. The Crow filminden bir replikle,&#8221;Anne, bütün çocukların kalplerinde ve dudaklarında Tanrının adıdır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;daki Anne&#8221; konusunun üzerine çalışan, annesinin ama özelde de anneannesinin tesiriyle büyüyen R. Adeviyye Akbulut&#8217;un çalışması, Nesil yayınlarından yayımlandı. Belli bir devrin ve düşüncenin karanlık günlerinde mahalle çocuklarına Kur&#8217;an öğrettiği gerekçesiyle hapse alınmış bir anneannenin kucağından büyüyüp, yıllar sonra &#8220;Kur&#8217;an&#8217;daki Anne&#8221; çalışmasıyla duygu ve düşüncelerini yaptığı araştırmalarının kitaplaştırılması, çok manidar olsa gerektir. Samimi ve içten anlatımıyla kaleme alınmış eser, aynı zamanda yazarın yüksek lisans tezindeki araştırmalardan müteşekkilse de, zaman zaman genişletilerek Cenabı Hakkın annelere vermiş olduğu hak ve sorumlulukları &#8220;annelik müessesesi&#8221; başlığı altında inceliyor.</p>
<p>Ailedeki bireylerin görev ve sorumluluklarını da inceleyen yazar, özellikle Kuran&#8217;daki anne kavramını İslam medeniyetine göre tahlil etmekle birlikte, Hz. Meryem, Hz. Âmine, Hz. Hacer gibi peygamber annelerinin hayatlarını da inceliyor. Aileyi toplumun özü, anneyi de ailenin özü olarak tanımlayan yazar, özün özünde sadece şefkatin bulunduğuna dikkat çekiyor. Annelerin şefkat iksiri taşıdıklarını belirten yazar, şefkat iksirinin nasıl kullanılacağını Kur&#8217;an&#8217;dan örneklerle açıklıyor.</p>
<p><a href="http://milligazete.com.tr/makale/kurandaki-anne-175220.htm" target="_blank">http://milligazete.com.tr/makale/kurandaki-anne-175220.htm</a></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yunus Emre Tozal</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>30 Ağustos 2010, Milli Gazete</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/kur%e2%80%99an%e2%80%99daki-anne/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Popüler dindarlığın durakları: “türbeler”</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/populer-dindarligin-duraklari-%e2%80%9cturbeler%e2%80%9d</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/populer-dindarligin-duraklari-%e2%80%9cturbeler%e2%80%9d#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Aug 2010 00:24:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Din nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Ali Ayten]]></category>
		<category><![CDATA[Enam]]></category>
		<category><![CDATA[Fatiha]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'ın Dört Temel Terimi]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Üni. İlahiyat Fak. Din Psikolojisi Anabilim dalı]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Nahl]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[popüler dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ali Köse]]></category>
		<category><![CDATA[Timaş Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Türbeler]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1305</guid>
		<description><![CDATA[İnsanoğlu tarih boyunca dinin tanımına eklemeler yapmış, her zaman inanma ihtiyacı içerisinde olmuştur. İnanma ihtiyacı, fıtrîdir. Toplumların hiçbir şeye inanmadığı bir zaman dilimi gerçekleşmemiştir, gerçekleşmeyecektir de. Her ne kadar Kopernik sonrası dönemde, evrenin sırlarının çözüldüğü, çözüldükçe ve madde denetim altına alındıkça, dinin insana aracı olduğu manevi yolculuğun sona ereceği öngörüldüyse de, bu tahminde bulunanlar yanılmışlardır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1306 aligncenter" title="turbeler" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/08/turbeler.jpg" alt="" width="250" height="390" /></p>
<p>İnsanoğlu tarih boyunca dinin tanımına eklemeler yapmış, her zaman inanma ihtiyacı içerisinde olmuştur. İnanma ihtiyacı, fıtrîdir. Toplumların hiçbir şeye inanmadığı bir zaman dilimi gerçekleşmemiştir, gerçekleşmeyecektir de. Her ne kadar Kopernik sonrası dönemde, evrenin sırlarının çözüldüğü, çözüldükçe ve madde denetim altına alındıkça, dinin insana aracı olduğu manevi yolculuğun sona ereceği öngörüldüyse de, bu tahminde bulunanlar yanılmışlardır. Madde çözüldükçe ve evrenin sırları ifşa olundukça insan, daha azimli sıkı bir biçimde dine yanaşmış, kendisini güvende ve emniyette hissedecek ibadetlere daha şevkle sarılmıştır.</p>
<p>Din araçtır; insanın hakikate ulaşmasına vesile olan bir yoldur. Peygamberimiz kendisine yöneltilen &#8220;Din nedir?&#8221; sorusuna &#8220;gittiğiniz yoldur&#8221; cevabını vermiştir. Bu cevap, konuyu en hikmetli biçimde özetleyerek, insanın da aslında dine bakış açısını ortaya koyar. Çünkü din, bir insanın ve dolayısıyla insanlardan oluşan toplumun tüm değer yargılarını, ahlak kurallarını, yaşam biçimlerini içeren bir bütünlüktür. Kuran&#8217;da da din terimi, bu anlamda kullanılır. Mevdudi Kuran&#8217;ın Dört Temel Terimi&#8217;nde din&#8217;i İngilizce &#8220;state&#8221; kelimesi ile tanımlar. Beyan etmek, belirtmek, belirlemek, konum anlamlarına gelen bu kelime, haleti ruhiye anlamına da gelmektedir.</p>
<p>Din&#8217;i bir yol olarak tanımlarsak, sırat-ı müstakim&#8217;i Müslümanların Fatiha okurken yöneltilmeyi dilediği yol olarak tanımlayabiliriz. Sırat-ı müstakim, ümit edilendir, kendisinden ayrılmak istenmeyendir, hep erişilmek ve üzerinde bulunmak istenen, arzu edilendir. Bir anlamıyla da hedef edinilendir. Sıratı müstakime ulaşmak, Allah&#8217;ın lütfü ile beraber, kulun talep etmesi, gayret göstermesi, inançlı ve ihlâslı (içten) olmasına da ilgili bir durumdur. Enam suresinde mealen şöyle buyrulmaktadır: &#8220;İşte benim doğru yolum budur. Ona uyun. Başka yollara uymayın ki, sizi Allah&#8217;ın yolundan ayırmasın. Azabından korunasınız diye Allah, size böyle tavsiye etti.&#8221; (6-153)<br />
O yüzden namazın her rekâtında Fatiha suresinde &#8220;Bizi doğru yola ilet, hidayet et&#8221; denilerek, kulun ilk talebinin sıratı müstakim üzere olması gerektiği bildirilmiştir. Namazın her rekâtında tekrarlanan Fatiha suresi ile kul, devamlı olarak Cenabı Zülcelâl&#8217;dan doğru yol talep etmekte, ayetin devamıyla &#8220;Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil&#8221; duasıyla Rabbine doğru yol üzerinde sabit kalmak için dua etmektedir. Kuran&#8217;da &#8220;Kim Allah&#8217;a sarılmışsa doğru yola iletilmiştir&#8221; (Ali İmran 10) buyrularak, El Vedud&#8217;a sarılmanın ehemmiyeti ortaya konmuştur.</p>
<p>İnsan, Nahl suresindeki ayette &#8220;Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları da, doğru yolda olanları da en iyi bilendir&#8221; (16-125) buyrulduğu gibi, sürekli uyarılandır. Hakikate karşı gözünü kapatsa da, içinden bir ses sürekli uyarır insanı. Hidayete ulaşmak için gidilen yol, Kur&#8217;an&#8217;a göre sıratı müstakim&#8217;dir ve aynı zamanda Sıratullah&#8217;tır. Yasin Suresi&#8217;nin 59.ve 61. ayetlerinde Rabbimizin insana &#8220;Ey âdemoğulları, ben size &#8216;Şeytana tapmayın, o sizin apaçık bir düşmanınızdır. Bana kulluk edin, bu doğru yoldur&#8217; diye bildirmedim mi?&#8221; sorusuyla hitap etmesinin sebebi de, hazır imkân ve vakit varken insanın ölmeden önce kendisini sorguya çekmesi, nereye doğru gittiğinin farkına varması, silkelenerek ne yaptığının farkına varması içindir.</p>
<p>Hakikat, bakmasını bilen için her yerdedir. İslam medeniyetinde ve tasavvufta bir ağacın rüzgârda sallanışı, bir kuşun ötüşü, bir horozun sesi ya da denizde dalgaların sesi, O&#8217;nu aramak ve hayatın sırlarına vâkıf olmak için çok önemlidir. Bu anlamda İslam dininin insanın kalbine açtığı sırların gözlemlendiği ve hissedildiği ulvî mekânlarından biri de türbelerdir. Müslümanlar, türbelere ve mezarlıklara giderek, içinde bulundukları durumu, nefsi ve Rableriyle olan ilişkilerini gözden geçirirler, sorguya çekerler. Bir gün kendilerinin de toprak olacaklarını düşünerek ve bu düşünceyi iç dünyasında yenileyerek hakikat yolcusu olabilmeye gayret ederler.</p>
<p>Hem ilahiyatı hem de beşeri bilimleri dikkate alan disiplinlerarası çalışmaların birinden söz edeceğim. Marmara Üni. İlahiyat Fak. Din Psikolojisi Anabilim dalından Prof. Dr. Ali Köse ve Dr. Ali Ayten, türbeyi kapsayan araştırmaları, okurlara din sosyolojisi ve din psikolojisi açısından ciddi veriler sunmakta. Türbe olgusunun fotoğrafını çekmeye çalışan kitabın, fotoğrafın bütününe bakmayı amaçlaması, popüler dindarlığın anlaşılmasında önemli katkılar sağlayabilecek bir çalışma ortaya konmasına vesile olmuş. İnsanların türbelerde yaptıklarını yargılamanın, &#8220;batıl inançları&#8221; ve &#8220;hurafeleri&#8221; ortaya çıkarmanın yerine, insanların anlam dünyalarını yakalamaya çalışan Prof. Dr. Ali Köse ve Dr. Ali Ayten, çalışmanın Psiko-sosyolojik yönelimle gerçekleştirildiğini, bu yüzden de antropoloji, etnoloji, psikiyatri ve din bilimlerine de katkıda bulunacağını belirtiyorlar. Araştırmalar &#8220;Kim gidiyor? Ne yapıyor, Niçin yapıyor, Nasıl yapıyor?&#8221; sorularıyla &#8220;3N 1K&#8221; şeklinde formülize edilmiş. 2008-2009 yıllarında 23 ilde 30 türbede 3003 ziyaretçi üzerinde gözlem, mülakat ve anket yöntemiyle gerçekleştirilen araştırmalar, Türkiye genelini kapsaması açısından bir ilk olma özelliğini de taşıyor. Yaşayan dinin en belirgin biçimde gözlemlendiği yerler olan türbeler hakkındaki bu araştırmayı okurken, türbelerin ruhen rahatlama ve kutsal mekân arayışı ihtiyaçlarına karşılık veren bir umut kapıları olduğunun da farkına varacaksınız. Çünkü ilginç ritüellerin gözlemlendiği, çeşitli menkıbelerin anlatıldığı bu ziyaretgâhlar, sadece insanla Allah arasında bir bağ kurmuyor, aynı zamanda bir terapi ve sosyalleşme mekanı olarak da rahatlatıcı etkilere sahip olduğundan, insanların iç dünyalarıyla iletişime geçerek çok katmanlı okumalara imkan sağlıyor.</p>
<p><a href="http://milligazete.com.tr/makale/populer-dindarligin-duraklari-turbeler-174813.htm" target="_blank">http://milligazete.com.tr/makale/populer-dindarligin-duraklari-turbeler-174813.htm</a></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yunus Emre Tozal</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>26 Ağustos 2010, Milli Gazete </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/populer-dindarligin-duraklari-%e2%80%9cturbeler%e2%80%9d/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaraya merhem “Yahudileşme temayülünden uzaklaşma”</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/yaraya-merhem-yahudilesme-temayulunden-uzaklasma</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/yaraya-merhem-yahudilesme-temayulunden-uzaklasma#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 02:11:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Recai Yahyaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Erisch Fried]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Mussolini]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil Yayınlarıi Murat Menteş]]></category>
		<category><![CDATA[TV NET]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi asıllı Alman şairi Erisch Fried]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudileşme temayülü]]></category>
		<category><![CDATA[Yaraya merhem “Yahudileşme temayülünden uzaklaşma”]]></category>
		<category><![CDATA[Yeryüzü Notları]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1292</guid>
		<description><![CDATA[Söze Yahudi asıllı Alman şairi Erisch Fried&#8217;in şiiriyle başlayalım: &#8220;Dinle ey İsrail! Üstünüze çullandıklarında ben / Sizden biriyim / Şimdi başkasının üstüne çullanırken / Nasıl sizden biri olabilirim?&#8230;&#8221; Ortadoğu&#8217;da sürekli kanayan, durmayan ve durmayacağı, kolay kolay kapanmayacağı gözüken bir yaranın ortasındayız. Yaranın tarihsel gelişimini, nasıl ortaya çıkarıldığını, hangi zihniyetlerin yarayı beslediklerini, yaranın kapanması için neler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone size-full wp-image-1299" title="yahudip" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/08/yahudip2.jpg" alt="" width="200" height="315" /></p>
<p>Söze Yahudi asıllı Alman şairi Erisch Fried&#8217;in şiiriyle başlayalım: &#8220;Dinle ey İsrail! Üstünüze çullandıklarında ben / Sizden biriyim / Şimdi başkasının üstüne çullanırken / Nasıl sizden biri olabilirim?&#8230;&#8221; Ortadoğu&#8217;da sürekli kanayan, durmayan ve durmayacağı, kolay kolay kapanmayacağı gözüken bir yaranın ortasındayız. Yaranın tarihsel gelişimini, nasıl ortaya çıkarıldığını, hangi zihniyetlerin yarayı beslediklerini, yaranın kapanması için neler yapılabileceğine dair araştırmaların sonucunda hazırlanan Dr. Recai Yahyaoğlu&#8217;nun hazırlamış olduğu &#8220;Yahudi Psikolojisi&#8221; adlı kitap, Nesil yayınlarından yayımlandı. İsrail&#8217;in kalpleri kanatan, yürekleri burkan icraatlarını inceleyerek, geçmişten günümüze hangi ortak özelliklere ve bu zihniyetin psikolojik arka planında hangi bakış açılarının bulunduğunu ifade etmeye çalışan Yahyaoğlu, algısal saplantılardan karar anı psikolojisine, ayna nöronlardan yapılması gereken paradigma değişimlerine kadar geçmişten günümüze Yahudilerin psikolojisini yakından tanımak ve zihinlerde yer eden sorulara cevap bulabilmenin gerekliliğine değiniyor.</p>
<p>Barışa hizmet edecek bir adım attığını belirten Yahyaoğlu, kocaman devlet adamlarının küçücük bahanelerin ardına sığınarak, aslında ufak çocukların oyunları sırasında oyunbozan yaklaşımlar içinde olmalarına benzer bir role sahip olduklarını fark edememelerinin bedelini, masum insanların ödemek zorunda kalmış olmasının nereye kadar devam edebileceğini sorguluyor. Psikolojik savaşta yenmenin ve yenilmenin olmadığını belirten Yahyaoğlu, düşmanın moral değerlerinin ortadan kaldırılması veya çökertilmesinin birinci amaç olduğunu ama dinlerin rol aldığı savaşlardaysa bu durumun zaferle sonuçlanmasını beklemenin anlamsız olduğunu ifade ediyor. Çünkü dinler ve insanların inançlarına hitap eden ilahi kaynaklar, toplumların hiçbir zaman moral olarak çökmesine izin vermedikleri aşikârdır. Hatta bu bağlamda çekilen acı ve çileler, sürgünler, savaşlar, kanayan yaralar, tüm yıldırma taktikleri zamanla geri tepmeye, etkisiz kalmaya mahkûmdur yazara göre. (s. 86) Zira kimsenin kaybetmediği savaş hiçbir zaman bitmez, kimseye fayda da etmez.</p>
<p><strong>İsrail&#8217;i anlayan var mı?</strong></p>
<p>Yahudilerin psikolojisi, ruh halleri, dünyayı ve diğer milletleri algılayışları çok ilginçtir. Hiçbir sözde ve eylemde samimi olmayan, zahiri ile zamiri birbirini tutmayan, içinde bulundukları kin ve nefret duygularının neye dayandığı bir türlü anlaşılamayan, Gazze yanarken alkış tutan Yahudilere, ölçüsüz ve kontrolsüz güç kullandıklarını nasıl izah edeceğiz, nasıl başa çıkacağız? Murat Menteş&#8217;in TVNET&#8217;de Yeryüzü Notları programına verdiği röportajda söyledikleri, Filistin&#8217;de taş üstünde taş bırakmayan İsraillileri anlamaya çalışmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Röportajın önemli gördüğüm yerlerini alıntılıyorum: &#8220;İsrail&#8217;i anlayamıyorum. Hepsi asker olan, öldürmeye programlanmış İsraillileri anlayamıyoruz. Siz anlayabiliyor musunuz, anlayan var mı? Bayram namazından çıkan 4-12 yaş arasındaki çocuklara ateş etmeyi anlayan biri var mı dünyada? Bence bugün dünyada, en büyük mesele İsrail askerinin kim olduğu, ne iş yaptığı, nasıl bir hayat yaşadığı meselesidir. Benim için dünyada en büyük merak konularından biridir, çünkü şunu merak ediyorum: Bir İsrail askeri kendisini nasıl tanımlıyor? Eşi var mı? Çocukları var mı? Onları seviyor mu? Kahvaltıda ne yiyor? Bal yemiş midir hayatında? Ben bunları merak ediyorum çünkü 20. yy.da çok büyük psikopatlar tanıdık, karşısındaki insanın derisini yüzüp kendisine elbise dikenlerden tutun birçok seri katil, dengesiz ve cinayet çıkaran insanlar tanıdık, tarih boyunca da böyle oldu ve bu adamların filmleri yapıldı. Fakat İsrail askeri onlara göre çok daha psikopat. Hiçbir seri katilin hızına erişemeyeceği, hiçbir manyağın, dengesiz, Allah&#8217;ın belası lanet olası katilin hızına yetişemediği bir figür var. Biz buna İsrail askeri diyoruz ve fakat kendisi hakkında bir fikrimiz yok.</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-1294" title="mentesislamoglu" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/08/mentesislamoglu.jpg" alt="" width="600" height="260" /></p>
<p>Biz çocuklarımıza ninniler söyleriz, masallar anlatırız, iltifat ederiz, dostlarımızla selamlaşır musafaha yaparız. Birlikte halay çekeriz, türküler söyleriz. Fakat İsrail&#8217;de bunlar yok, bir İsrail ninnisi, bir İsrail türküsü, filmi göremiyoruz. Bombalar, fişekler, tanklar, bunlarla kafayı bozmuş, 60 yıldır sürekli katliam, cinayet, suikast, her gün her dakika baskın, 1948&#8242;den beri böyle yaşayan bir grup insan var orada. Bunlar sıradan Yahudiler de değil, çünkü dünyanın başka yerlerde bir takım Yahudiler tanıyoruz, Amerika&#8217;da, Macaristan&#8217;da filan. Hikâyeler yazıyorlar, film yapıyorlar. Fakat İsrail&#8217;de bunlar yok, barışı bile cinayetle sürdürebilen bir halkı merak ediyorum cidden, meraktan öleceğim yani! Uzaylıların bile dünyaya geldiklerinde &#8220;Selam dünyalı, biz dostuz&#8221; dediklerini düşünürüz, İsrail askeri ile uzaylı kadar bile bir yakınlığımız, ilişkimiz yok. Hiçbirimiz, hiç kimsenin, dünyanın hiçbir yerinde İsrail askeri ile aynı apartmanda oturmak isteyeceğini zannetmiyorum. Hiçbir insani ilişki kurulamayacak bir yaratık söz konusu&#8230; Biz farelerle, maymunlarla bile daha kolay iletişim kuruyoruz. Onların hakkında İsraillilerden daha çok şey biliyoruz&#8230;</p>
<p><span id="more-1292"></span></p>
<p>Hepimiz bir kuzu gördüğümüzde içimize bir sevinç doğar, bunun bir izahı yoktur. Hepimiz bir menekşe kokladığımızda, bir kelebek gördüğümüzde, evladımızın &#8220;babacığım&#8221; demesinde içimizden ilahi bir sevinç duyarız, o bizim kalbimizi yumuşatır. Mussolini&#8217;nin bile çocukları anılarını yazdılar, &#8220;babamız bize çok şefkatliydi, merhametliydi&#8221; diye&#8230; Ama İsrail askerleri hâlâ &#8220;operasyonlarımız sürecek&#8221; diyorlar.</p>
<p>Belki de dünyanın bütün psikiyatristleri toplanmalı, İsrail askerine bir teşhis koymalı. Dünyanın bütün edebiyatçıları toplanıp İsrail askerini nasıl tasvir edelim, nasıl bir cümle kuralım diye düşünmeli. Onlar tüm dünyayı kirlettiler, utandırdılar, hepimizin ruhuna zehir saçtılar.</p>
<p>Birinin çıkıp onlara &#8220;Bak bunlar bulutlardır, bak bunlar çiçeklerdir, hayat bak böyle bir şey, burada bir su akıyor, bak çorbanı iç, sana bir kahve yapalım otur&#8230;&#8221; filan demesi lazım, en küçük sevinçleri anlatmak gerekiyor. Çünkü bizim en vahşimiz bile, aç kalmış sefalet çekmiş, kafayı bozmuş insanımız bile melek gibi bir çocuğun başına ateş ederek öldüremez yani.&#8221;</p>
<p>Yazarın hem Müslümanların hem Yahudilerin ciddi bir paradigma değişimine ihtiyaçları olduğunu düşüncesine katılmamakla birlikte, &#8220;Yahudileşme Temayülü&#8221;nün ciddi bir şekilde incelenmesiyle daha doğru sonuçlar alınabileceğini düşünüyorum. 1948&#8242;den beridir Filistin&#8217;de yapılan soykırımları hatırlatmanın gerekli olmadığı gibi, konuyu duygusal bir havaya bürümeden &#8220;Yahudileşme temayülü&#8221;ne kısa bir giriş yapmakta fayda görüyorum. &#8216;Yahudileşme Temayülü&#8217;nü ciddi bir şekilde ele alıp inceleyen Mustafa İslamoğlu, Yahudileşme temayülünün, Yahudilerden daha tehlikeli olduğunu, bu ümmetin Yahudileşmeden korunabilirse, o vakit Yahudilerle baş edebileceğini belirtip, Yahudileşme temayülünü bireysel bir eğilim olarak tanımlamıştı: &#8220;Yahudileşme temayülü sosyolojik olmaktan ziyade bireysel bir eğilimdir. Ve tek her insanda örtük bir biçimde bulunabilir. Bu temayül, her bünyede bulunup ta vücut direncini kaybedince ortaya çıkan bulaşıcı bir virüs gibi, ortamını bulduğunda bir tavır ve davranış biçimine dönüşür. Ve bulaşıcılığı sayesinde toplumsal bir felaket halini alır.&#8221; İslamoğlu&#8217;na göre Kur&#8217;an&#8217;da bu konuya bu kadar fazla yer verilmesinin sebebi, ümmeti bekleyen &#8216;Yahudileşme&#8217; tehlikesine dikkat çekmek, Muhammed(sav) ümmetini Yahudileşme tehlikesinden ya da başka bir ifadeyle &#8216;ehl-i kitaplaşmaktan&#8217; korumaktı. İslam&#8217;da kutsal bir kavim ya da lanetli bir kavim olmadığının altını çizen İslamoğlu, Yahudileşme temayülünün belirtisini şöyle açıklar: &#8220;Ortada yapılacak bir iş dururken, o işi yapmak için kolları sıvamak yerine soru sormaya başlamak Yahudileşme eğilimin ilk belirtileridir. Beynini iş üretme merkezi olarak değil de, mazeret üretim merkezi olarak çalıştıranlar bulundukları toplumsal yapılanmaların daima ayak bağı olmuşlardır. Cemaatleri oluşturan cemaatçilerin yerini Müslüman şahsiyetler, kör taassubun yerini şuurlu itaat, yetersiz ve liyakatsiz önderciklerin yerini Peygamberi temsil eden imamlar aldığı zaman, Yahudileşme temayülünden uzaklaşılmış olacaktır.&#8221; (Yahudileşme Temayülü, s. 274) Kur&#8217;an&#8217;a göre Yahudileşme alametlerini şöyle sıralar İslamoğlu: İmanda Pazarlık, Tahrif, Sosyalleşme ve Taassup, Taklit (körü körüne), Dünyevileşme, Gündem saptırma, Hizipçilik, Ahlaki kokuşma, ütopyacılık, Allah hakkında suizan, Ciddiyetsizlik, Tartışmacılık, Gerçeği bile bile inat.</p>
<p>Yahyaoğlu&#8217;nun kitabı, kendilerinin dışındaki insanları &#8220;2. sınıf canlı&#8221; olarak nitelendiren bir ırkın psikolojisini, Yahudileşme temayülünü bir hayat tarzı olarak yaşayan zihniyetin bakış açısını sağlıklı ve objektif kriterlerle analiz ediyor. Kitap, yan yana dizilmiş minik bedenlerin başındaki annelerin feryatlarına şahit olan ve içi kanayan herkese hitap ediyor.</p>
<p><a href="http://www.milligazete.com.tr/makale/yaraya-merhem-yahudilesme-temayulunden-uzaklasma-173842.htm">http://www.milligazete.com.tr/makale/yaraya-merhem-yahudilesme-temayulunden-uzaklasma-173842.htm</a></p>
<p><a href="http://www.haber7.com/haber/20100817/Yahudi-psikolojini-anlamak-mumkun-mu.php">http://www.haber7.com/haber/20100817/Yahudi-psikolojini-anlamak-mumkun-mu.php</a></p>
<p>Yunus Emre Tozal</p>
<p>17 Ağustos 2010, Milli Gazete</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/yaraya-merhem-yahudilesme-temayulunden-uzaklasma/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İyiliğin şeffaflığı Hakikatin tecellisi</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/iyiligin-seffafligi-hakikatin-tecellisi</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/iyiligin-seffafligi-hakikatin-tecellisi#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 01:51:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Alain de Botton]]></category>
		<category><![CDATA[Bin Hüzünlü Haz]]></category>
		<category><![CDATA[Biz Aslında Neyiz]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Ali Toptaş]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Tunç]]></category>
		<category><![CDATA[İyiliğin şeffaflığı Hakikatin tecellisi]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil Aktüel]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz Atay]]></category>
		<category><![CDATA[Sleepy Hollow]]></category>
		<category><![CDATA[Tutunamayanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1286</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlarla etkileşimde bulunduğu hemen her toplantıda, insanların hayata bakışını, birbirlerine karşı davranışlarını, geçmiş ve geleceğe ilişkin düşüncelerini, gözlemleyen Hüseyin Tunç, kendi davranışlarını insanlarda karşılık bulmak ve görmek istediği dilekleriyle sorgulamış ve notlarını bölümlendirerek &#8220;Biz Aslında Neyiz&#8221; adlı kitapta toplamış. Zenginlik ve konforun her geçen gün arttığı halde, insanların hak ve hukuk anlayışlarının neden gelişmediğini, aralarındaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1287  aligncenter" title="bizaslin" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/08/bizaslin.jpg" alt="" width="300" height="468" /></p>
<p>İnsanlarla etkileşimde bulunduğu hemen her toplantıda, insanların hayata bakışını, birbirlerine karşı davranışlarını, geçmiş ve geleceğe ilişkin düşüncelerini, gözlemleyen Hüseyin Tunç, kendi davranışlarını insanlarda karşılık bulmak ve görmek istediği dilekleriyle sorgulamış ve notlarını bölümlendirerek &#8220;Biz Aslında Neyiz&#8221; adlı kitapta toplamış. Zenginlik ve konforun her geçen gün arttığı halde, insanların hak ve hukuk anlayışlarının neden gelişmediğini, aralarındaki problemlerin gittikçe sanki daha da fazlalaştığını sorgulayan Tunç, insanın özü itibariyle başkalarıyla çekişmeden, çatışmadan birlikte yaşamasının mümkün olup olamayacağını araştırıyor. Zulmü bir şeyi yerinden etmek olarak tanımlarsak eğer, insan neden bu kadar kendine zulmediyor? Hayatının gayesini neden unutuyor, mutluluğu neden çok uzaklardaymış gibi arıyor?</p>
<p>Çokluk ama kalitesizlik toplumların artık ortak noktaları olmuş bir vaziyette. Her yerde bolluğun olduğu ama kalitesizliğin olmadığı bir toplum olma yolunda ilerleyen insanlık, tüketim toplumu olma yolunda baş döndürücü bir hızla yükselerek insanlığa felaket oldu. Tükettikçe daha fazla tüketmeyi isteyen insan, kötülüğün var olmayan tohumlarını ekmeye başladı yeryüzüne. Karanlık sadece aydınlığın, güneşin, ışığın olmadığı yerde oluşabiliyorsa, kötülük de iyiliğin olmadığı yerleri kuşatmaya başladı. Bu yüzden kendini kontrol edemeyen toplulukların, kendisini kontrol eden topluluklara zarar vermeye başlaması kaçınılmaz oldu. Hayatın temel esaslarının, yaşadığımız hayatla en ufak bir bağının olmadığına dikkatleri çeken Hüseyin Tunç, insanın kendisini keşfetmesinin insanlığa yapılan en büyük hizmet olduğunun altınızı çizmekle birlikte, kendisini keşfeden insanın haddini de bileceğini belirtiyor. (s. 208) Bugün karşı karşıya kaldığımız hastalıkların başında yazarın da belirttiği üzere &#8220;kendini bilmeme&#8221; hastalığı geliyor, insan kendinden uzaklaştıkça vahşileşiyor eşyaya karşı, ne yaptığını fark edemiyor, kime ne kadar zarar verdiğinin farkına varamıyor.</p>
<p>Oğuz Atay&#8217;ın &#8220;Kötülüğe kayıtsız kaldım; ona içimde yer vermedim&#8221; (Bkz. Tutunamayanlar) deyişindeki gibi kötülük, insanın fıtraten içinde barındıramayacağı bir kavramdır. Hasan Ali Toptaş da &#8220;Bir bakıma, iyilik dediğimiz şey kötülüğe yaklaşma konusuna şiddetle burun kıvırırken, kötülük daha cesur davranıp (belki de korkup) ona yaklaşmayı göze alabiliyor&#8230;&#8221; (Bkz. Bin Hüzünlü Haz) derken, kötülüğün hislerinin daha cesaretli olabileceğini, insanın bu hisse her zaman karşı koyamayabileceğini ima etmiştir.</p>
<p>Kötülüğü korku ve kaygının beslediğini ifade eden Tunç, insanoğlunun ayrılmaz parçası olan korkuyu yenebilmesinin yolu olarak, iyiliğin, doğruluğun ve hakkaniyetin yüceltilmesi gerektiğini belirtir. (s. 18) Bu tarz insanların uyuşturucu almış gibi bilinçdışı ve yarı hayalî bir âlemde yaşadığına dikkat çeken yazar, bütün mücadelesini belki de daha fazla özgür olma kaygısıyla yapan insanın, dışarıdan baktığında mükemmel bir hayat tarzı sürdüğünü sandığı insanların yüzlerindeki yalancı gülücüklerden dolayı başının döndüğünü ve kendine gelemediğini belirtiyor. Yakından bakıldığında kocaman bir çaresizlik olarak görülen bu gülümseyişlerin, herkesin alkışladığı insanlarda bulunmasının elbette insanı tanımada bir sırrı bulunuyor: takdir edilmek, alkışlanmak, şöhret olmak, zamanımızın deyimiyle popüler olmak. İnsanın içine düştüğü en önemli tuzaklardan biridir takdir edilme, alkışlanma, şöhret olma isteği. Sanal hedefler yüzünden düşünceden uzaklaşan insan, Baudrillard&#8217;ın deyimiyle tek bir ömre her şeyi biriktirip savurmayı sığdırmaya doğru ilerlerken, özgün olanı kaybedip kopya olanını buluyor. Kopya bir kimlik üzerinden sürüp giden hayat, insanın kendi hayatı karşısında kayıtsız kalmasına ve bu kayıtsızlığın da insanı sabırsızlığa sürüklemesine sebep oluyor.</p>
<p>Toplumda insanların kendisini kaybettiğini, maskeyle dolaştığını, ateş satanın su sattığını, zehir alanın bal aldığını, insanlığını kaybedenin çağdaş medeniyetler seviyesinin yakaladığını zannettiğini ve tüm bunları maskeyle gerçekleştirdiğini ifade etmek mümkün. Farkında olmayarak kendisini kötülüğe sürükleyen insanı, Sleepy Hollow isimli hikâyeden uyarlanmış &#8220;Sleepy Hollow&#8221; filminden bir replikle ifade edelim. Filmde geçen kötülüğün birçok maskenin ardına saklanabilir olmasının yanında, bunların en tehlikelisinin iyilik maskesi olduğu belirtilmesi, kötülüğün iyilik maskesi altında saklanarak işlendiğini ifade eder. Bu anlamıyla kötülük, nefsanîdir, Alain de Botton&#8217;un da belirttiği üzere bir sınavdır: &#8220;Kötülük, üzerinden atlanacak bir engeldir, bir bebeğin mutfakta onu bekleyen ve insanın ağzını suyunu akıtan çikolatalı pastayı yiyebilmek için yemesi gereken tatsız ve şekilsiz karnabahardır. Tatminin ertelenmesi esasına dayanan psikolojik bir durumdur kötülük.&#8221; Aynı şekilde Mevlana&#8217;ya göreyse kötülük tamahtan gelir. Kuran&#8217;da Yusuf Suresinde de belirtilmiştir: &#8220;Muhakkak ki nefis (insana) daima kötülüğü emredicidir&#8230;&#8221; (Yusuf 12/53)</p>
<p>Kitap 11 bölümden oluşuyor. İlk bölümden son bölüme insanın kâinat içerisindeki yanılsamalarından, kendisinden kaçışlarından, gerçekle yüzleşememesinden yola çıkarak, çölde suyunu kaybetmiş bir insanın o suya ihtiyacı olduğu gibi hakikate susamış insanların da hakikate nasıl varabileceğine dair tahliller içeriyor. Bilgisizlikten ve ilgisizlikten dolayı türemiş olan hayatların hangi hatalı süreçler sonucu oluşabileceğinden, bu hayatların kutlu yola nasıl adanabileceğinden bahsediyor. Tahlillerden sonuca, analizlerden çözüme doğru ilerleyen kitap, son bölümlere doğru insanın dünyaya farklı bir pencereden bakması gerektiğini, aynaya bakan insanın fizik ve metafizik âlemde kendisini sorgulayabilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Son iki bölümde de farklı iklimlerde, insanın eşref-i mahlûkat yönünü merkeze alarak, her şeyin insan için yaratıldığına dikkatleri çekiyor.</p>
<p><span id="more-1286"></span></p>
<p>&#8220;Biz Aslında Neyiz&#8221;, hayat mücadelesinden yorgun düşen insandan tutun, hayat mücadelesinde beklentilerine bir türlü kavuşamayan insanlara kadar aslında insanın hep bir şikâyet etme, birilerini suçlama yoluna girdiğinin, lüzumsuz meşgaleler ve mesnetsiz saplantılarla yolunu/içini karanlık kıldığının altını çiziyor. Kitabın en güzel tarafı, insanın kendisinden uzaklaştığı ve yalnızlaştığı andan itibaren bir tefekkür dairesinin içerisinde sorgulaması ve okuyucuyu da içinde yaşadığı hayatın anlamını, var oluşunun sırrını, kâinatın dilini sorgulatması. Bu açıdan kitaba yaklaştığımızda, piyasadaki kişisel gelişim kitaplarından olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kişisel gelişim kitaplarının içerdiği birçok kavramı, insanları dolap beygirine çevirdiği için reddeden ve ret gerekçelerini de izah eden bölümlerin olması, kitabı okuyucuya hasbî kılmakla birlikte, okuyucu ile kitap arasında bir ünsiyet kurmuş. İnsanın yetinebilmesi, utanabilmesi, doğal kalabilmesi, özünden uzaklaşmaması için insanı teşvik eden kitap, Batı kültüründen devşirilip medeniyet çatısı altında sunulan kavram ve ideolojileri de ontolojik olarak inceleyerek, okuyucuya bir yol haritası sunuyor.</p>
<p><a href="http://www.milligazete.com.tr/makale/iyiligin-seffafligi-hakikatin-tecellisi-172958.htm">http://www.milligazete.com.tr/makale/iyiligin-seffafligi-hakikatin-tecellisi-172958.htm</a></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yunus Emre Tozal</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>9 Ağustos 2010, Milli Gazete</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/iyiligin-seffafligi-hakikatin-tecellisi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ayraç&#8217;ın 10. Sayısı Çıktı: &#8220;Postmodernist Portreler&#8221;</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/ayracin-10-sayisi-cikti-postmodernist-portreler</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/ayracin-10-sayisi-cikti-postmodernist-portreler#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Aug 2010 12:23:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Yavuz Altun]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Bozkurt]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Edip Başaran]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Sarı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Utku]]></category>
		<category><![CDATA[aydın kavramı üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayraç 10]]></category>
		<category><![CDATA[Ayraç Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayraç Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemil Üzen]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Enver Gülşen]]></category>
		<category><![CDATA[Funda Edes]]></category>
		<category><![CDATA[Furkan Arık]]></category>
		<category><![CDATA[Gilles Deleuze]]></category>
		<category><![CDATA[H. Ömer Özden]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsamettin Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Tenekeci]]></category>
		<category><![CDATA[Jacques Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[Julien Benda]]></category>
		<category><![CDATA[Kilişenin Yapısökmü]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Louis Althusser]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ulukütük]]></category>
		<category><![CDATA[Michel Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[Mukadder Erkan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Yalçınkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Nurullah Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Roland Barthes]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvur]]></category>
		<category><![CDATA[Thomas Bernhard Sözlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Thomas Hobbes]]></category>
		<category><![CDATA[yapısökümcülük]]></category>
		<category><![CDATA[Yas Tutma İşi (The Work of Mourning)]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1279</guid>
		<description><![CDATA[Jacques Derrida, 1981 yılında dostu Roland Barthes’ın ölümüyle birlikte, ölüp giden dostları anısına yazdıklarını toplamaya başladı. 2004 yılında ölen Derrida’nın arkasında, Yas Tutma İşi (The Work of Mourning) ismiyle kitaplaştırılmış ve on dört makaleden oluşan bir seri kalmıştı. Derrida, yazdığı makalelerde onlara şükranlarını sunuyor, onların gündeme taşıdığı bazı kavramlarla düşünmenin kendisine katkılarını anlatıyor, yirminci yüzyılın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-1280" title="Ayrac 10" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/08/Ayrac-10.jpg" alt="" width="600" height="857" /></p>
<p>Jacques Derrida, 1981 yılında dostu Roland Barthes’ın ölümüyle birlikte, ölüp giden dostları anısına yazdıklarını toplamaya başladı. 2004 yılında ölen Derrida’nın arkasında, <em>Yas Tutma İşi</em> (The Work of Mourning) ismiyle kitaplaştırılmış ve on dört makaleden oluşan bir seri kalmıştı. Derrida, yazdığı makalelerde onlara şükranlarını sunuyor, onların gündeme taşıdığı bazı kavramlarla düşünmenin kendisine katkılarını anlatıyor, yirminci yüzyılın bu büyük isimlerine bir ağıt yakma girişiminde bulunuyordu. Kaleminde ağır aksak bir hüzünle, her şeyin metin olarak imlendiği bir dünyada, ölüp gidenleri kendince bir metinde anıtlaştırıyor ve o anıtın önünde durup yas tutuyordu. Roland Barthes olmasa mesela, metinlerin şifrelerini çözmekte zorlanacağını, semboller dünyasının yeni kurgularını keşfetmekte aheste kalınacağını duyuruyordu. Michel Foucault’yla arasında oluşan ve bir daha da pek tamir edilemeyen alınganlığı anlatmıyordu belki ama, onun felsefeye katkılarını hayırla yâd ediyordu. Louis Althusser’in cenazesinde okuduğu bir metnin yanında, Gilles Deleuze’ün arkasında nasıl yalnız başına gezindiğini aktaran bir başka makaleyi ekliyordu. İki dostun birbirini uzaktan izlerken, eninde sonunda birinin öleceğini eşzamanlı düşünmelerindeki iç burkan tarafı, nihayet birisi ölünce gözyaşına dönüşmüş olarak bulacağını söylüyordu. Derrida’nın bu acayip yazılarının arkasında, sonsuza kadar düşünülebilecek bir fânilik hissinin yattığını bilmek de şaşırtıcı değildi. Bir dostun, bir diğerine bakışına dair yakaladığı o ‘an’ sonsuza kadar sürebilirdi, bunu en iyi Derrida bilecekti.</p>
<p>Postmodernizm, ya da Derrida’nın dilinde yapısökümcülüğü (deconstruction) de içeren bu süreç, çoğunluğu Fransızlardan oluşan bir felsefe okulu kurmuştu. Modernitenin ürettiği bütün kavramlar acımasızca eleştiriliyor, Aydınlanma felsefesine dair süregiden tartışmalara yeni boyutlar ekleniyordu. Son demlerinde iyice olgunlaştırdığı yapısökümcülük, kimilerinin nihilizm suçlamasına yol açsa da, bu postmodern güruhun ortaya koyduğu ‘yenilik’ gündelik hayattan politikaya, edebiyattan felsefeye ve sanata pek çok alanda coşkuyla karşılanacaktı. Yeniydi, çünkü eskinin ne olduğunu kavrayan bir yeniliğe kapı aralamışlardı. On dokuzuncu yüzyılı belirleyen sosyal ve ekonomik koşulların sonuçları, yirminci yüzyılda yepyeni kültürel etkiler doğurmuştu. ‘Yeryüzünde şairâne oturan’ kimseler için, bu yeni etkileri keşfetmek ve Batı felsefesinin sınırlarını zorlamak çok cazip hâle gelmişti. İlk bakışta birbirinden çok farklı gibi duran disiplinleri bir araya getirmişler, ele aldıkları her disiplini yeniden kurgulamışlar ve en çok da metodoloji üzerine yaptıkları yeniden düşünme egzersizleriyle Batı’nın düşünme alışkanlıklarına etki etmişlerdi. Makro boyutta devrimlerin yaşandığı yirminci yüzyılın ortasında durup mikro boyutta kırılmaları analiz etme gayreti kısa zamanda meyvelerini verecekti. Mikro-politik algı, Avrupa’nın çehresini değiştirdi. Devlet ve birey neredeyse yeniden tanımlandı. İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden yeni bir anlayış doğdu belki de. Gene de, bugün pörsüyen, umutları yerle bir olan, bir bakıma nihilizm suçlamalarını haklı çıkaracak derecede uykuya yatan ne varsa, onlardan sorumlu tutulacaklardır. Derrida’yı nihilist olmakla suçlayanlar, Foucault’yu aşırı karamsar olmakla mimleyecekti.</p>
<p>Bütün bu tartışmaların ortasında, Ayraç’ta bu ay okuyacağınız yazılar, postmoderniteye bir giriş mahiyetindeler. Yapısökümcülerin açtığı yoldan giderek, bir çatı kurmamayı, kuramsal olarak bir izlek tayin etmemeyi daha uygun gördük haliyle. Yalnızca, Derrida’nın yaptığı gibi belki, bize yeni şeyler düşünme imkânı tanıyan bazı kimselerden bahsederek, düşünme alışkanlıklarımızı gözden geçirme imkânını sorguladık. Türkiye için gerçekten ‘yeni’ olan bazı kavramları, birinci elden işlemeye çalıştık. Bu minvalde Derrida’yı <strong>Ali Utku</strong> ve <strong>Mukadder Erkan</strong>, Michel Foucault’u <strong>Abdullah Yavuz Altun</strong>, Gilles Deleuze’ü <strong>Enver Gülşen</strong> inceledi. İlk söyleşimizi de dosya konusu üzerinden sosyolog mütercim <strong>Hüsamettin Arslan</strong> ile yaptık. <strong>Yunus Emre Tozal</strong> Ali Şeriati ve Julien Benda’nın “aydın” kavramlarını karşılaştırırken, <strong>Cemil Üzen</strong> ve <strong>Mehmet Ulukütük</strong> Wittgenstein üzerine yayınlanan iki önemli kitabı tahlil etti. <strong>Ahmet Bozkurt</strong>’un “Gülmenin Halleri” başlıklı yazısı, <strong>İbrahim Tenekeci</strong>’nin “Şiirde Kelime Seçimi” başlıklı yazısı, <strong>Mustafa Yalçınkaya</strong>’nın “Thomas Hobbes’un Leviathan’ına Karşılaştırmalı Bir Bakış” başlıklı yazısı ve <strong>Ahmet Sarı</strong>’nın “Thomas Bernhard Sözlüğü” incelemesi bu sayının dikkat çeken yazıları.</p>
<p><span id="more-1279"></span></p>
<p>Bu sayıda ikinci söyleşimizi ilk şiir kitabı yayınlanan <strong>Ahmet Edip Başaran</strong> ile yaptık, keyifle okuyacağınızı umuyoruz. <strong>Nurullah Turan</strong> ‘Kilişenin Yapısökmü’nü, <strong>H. Ömer Özden</strong> Erzurum’un Cinis köyü üzerine yazdı. Ramazanın gelişiyle birlikte açılan Dini Yayınlar Fuarı üzerine <strong>Funda Edes</strong>, e-kitap üzerine <strong>Furkan Arık</strong> Ayraç Haber bölümündeler.</p>
<p>Bir sonraki sayıda görüşmek üzere,</p>
<p>İyi okumalar…</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-1281" title="icindekiler" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/08/icindekiler.jpg" alt="" width="600" height="857" /></p>
<p style="text-align: right;"><strong>AYRAÇ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/ayracin-10-sayisi-cikti-postmodernist-portreler/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gülmenin epistemolojisi</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/gulmenin-epistemolojisi</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/gulmenin-epistemolojisi#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 16:23:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Aklım Kalbimde Kaldı]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Nesin]]></category>
		<category><![CDATA[Baudelaire]]></category>
		<category><![CDATA[Bergson]]></category>
		<category><![CDATA[Cehennemde Kahkaha]]></category>
		<category><![CDATA[Friedrich Nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[Mesnevi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Çiftkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasetin Şerrinden]]></category>
		<category><![CDATA[Tolstoy]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre Tozal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1267</guid>
		<description><![CDATA[Gülmeye anlam katan nedir, hiç düşündünüz mü? Hayatın akışı içerisinde, insanın kâinatla ve insanlarla olan ilişkilerindeki bağ, gülme eyleminin gerçekleşeceği komutu insan zihnine nasıl aldırır? Hatta soruya şu açıdan da bakabiliriz, kendi kendine gülmeyi de hesaba katacak olursak, insanın kendi kendiyle kurduğu bağın, zihinde gülme eylemi komutunun alınmasındaki etkisi nedir? Tolstoy&#8217;a göre insana yakışıp yakışmamasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone size-full wp-image-1277" title="cehennemde kahkaha" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/07/cehennemde-kahkaha1.jpg" alt="" width="350" height="533" /></p>
<p>Gülmeye anlam katan nedir, hiç düşündünüz mü? Hayatın akışı içerisinde, insanın kâinatla ve insanlarla olan ilişkilerindeki bağ, gülme eyleminin gerçekleşeceği komutu insan zihnine nasıl aldırır? Hatta soruya şu açıdan da bakabiliriz, kendi kendine gülmeyi de hesaba katacak olursak, insanın kendi kendiyle kurduğu bağın, zihinde gülme eylemi komutunun alınmasındaki etkisi nedir?</p>
<p>Tolstoy&#8217;a göre insana yakışıp yakışmamasına göre insanın güzel olup olmadığını bize anlatan bir eylem olan gülme, psikolojik açıdan insanın yüzüne doğan bir yaz güneşi gibidir; gülündüğünde yüzde bulunan o endişeli ve sıkıntılı hislerin kaybolacağı hekimlerce ifade edilmiştir. Medeniyetimizde gülmenin bu anlamıyla karşılığı tebessüm olarak ifade edilir. İslam medeniyetinde tebessüm etmek, sadakadır. Mevlana Mesnevi&#8217;sinde arifin tebessümünün ve nar&#8217;ın danelerinin insanı cevher kılmaya vesile olabileceğini belirtir: &#8220;Nar alacak isen, gülen, çatlamış nar al ki, o gülüş, sana içindeki dânelerden haber versin. Arifin gülüşü, ne mübarek gülüştür ki, o gülüş, can kutusundaki inci gibi, ağızdan gönlü gösterir. Gülen nar, bağı, bahçeyi de güldürür. Ariflerin sohbeti, seni de arifler arasına katar. Sen, kaskatı bir taş veya mermer parçası olsan da, bir gönül sahibine erişebilirsen cevher olursun.&#8221;</p>
<p>Gülmeye değişik açılardan yaklaşımlar, tanımlamalar getirilmiştir. Aziz Nesin gülmeyi ideolojik olarak değerlendirerek, toplumsal sınıfların birbirleri arasındaki farklardan kaynaklanacağını ifade edercesine gülmenin baskıyı da arttırdığını söyler: &#8220;Gülmek, gülünen kişiye, yani gülünç olana bir toplumsal baskıdır. Bizi güldüren şey, güldüğümüz kişide bulduğumuz eksikliklerdir. İşte kişideki bu eksiklikler, o kişinin, toplumuna, sınıfına, çevresine uyarsızlıklarıdır&#8230; Gülmece yoluyla, gülünç olan üstüne toplumsal baskı kurulur. Bu baskıyla gülünç olanla alay edilerek, onun kendisini istenilen doğrultuda düzelterek, uyarlanarak alaydan kurtulması istenir. Gülmecenin dünyanın ilerlemesinde, elbette moral ilerlemesindeki işlevi budur.&#8221; Nasreddin Hoca&#8217;nın meşhur &#8220;Gülme komşuna, gelir başına&#8221; sözünde de gülme eylemi, alay etme anlamında kullanılır.</p>
<p>Baudelaire&#8217;in gülme tanımı da Aziz Nesin&#8217;in tanımlamasını destekler niteliktedir. Baudelaire&#8217;e göre bir insan küçümsemeden gülemez. Gülmeyi en çok harekete geçiren iki şeyden birincisi, muhatabın aptal, anlayışsız, sakar ve bön v.s. gibi sıfatlarla alenen karşımıza çıkmasıdır. İkinci etken olarak da şaşkınlığı görür ve komikliği şöyle tanımlar Baudelaire: &#8220;Beklenmedik olan her şey sonunda ölüm veya hastalık getirmediği sürece son derece komiktir.&#8221; Buradan da Friedrich Nietzsche ile bağ kurabiliriz, çünkü Baudelaire&#8217;in komiklik tanımında ölüm ve hastalık getirmediği sürece beklenmedik olan her şey komikliğin alanına girer. Nietzsche ise gülmeyi ele alırken, insanı çektiği acı ile birlikte tanımlanabileceğini ifade etmiştir: &#8220;İnsan o kadar çok acı çeker ki; yalnızca o, gülmeyi icat etmek zorunda kalmış.&#8221;</p>
<p>Komikliğin yapım yöntemlerini belirleyen Bergson, gülme kurallarının kurallara uygun bir eleştirisinin yapılıp yapılamayacağı ile ilgili olarak eserler kaleme almıştır. Bergson, eşyaya karşı kimi zaman nahoş, kimi zaman da hoş kokular veren değişmez özü hangi damıtma işinin sağladığını araştırarak, gülmeyi bir tanımlamaya hapsetmekten ziyade, gülme eyleminin nasıl büyüyüp geliştiğini izlemenin, bizleri komikliği epistemik açıdan incelemeye götürdüğünü ifade eder. Gülmeyi ve komikliği ele alırken insanın &#8220;ne&#8221; olduğuna ilişkin sorularla muhatap kalmak, gülme üzerine düşünen Batılı düşünürlere insanın tanımlamasını şöyle yaptırmış: &#8220;İnsan, gülmesini bilen hayvandır.&#8221; Bergson, insanı insandan başka bir hayvanın ya da cansız bir nesnenin de güldürebileceğinden, dolayısıyla da hayvanlarıkin ve cansız nesnelerin insanoğlu ile benzerliklerinin bulunduğundan, insanın &#8220;güldüren hayvan&#8221; olarak da tanımlanabilir olduğunu belirtir. Bu tanım, insana bakış açısına göre ve gülmeye bakış açısını oluştururken de insanın özelliklerini göz önünde bulundurmaya göre değişecektir.</p>
<p>Murat Çiftkaya&#8217;nın son kitabı &#8220;Cehennemde Kahkaha&#8221; Nesil Yayınlarından yayımlandı. İnsanı anlam ve hakikate taşıyacak olan imgelerden yola çıkarak hazırlanan kitap, Çiftkaya&#8217;nın hayatta belki de çok az insanın fark ettiği bakış açılarından hazırlanan denemelerden oluşturulmuş. Bu dünyanın ahirete giderkenki yolda dinlendiğimiz bir ağacın altındaki gölge olduğunun altını çizen Çiftkaya, daha önce <em>Aklım Kalbimde Kaldı </em>kitabında din ve bilim, <em>Siyasetin Şerrinden</em> kitabında siyaset ve ilkeler arasındaki bölünmeye dikkat çekip, bu bölünmeye karşı çareler teklif etmişti. Cehennemde Kahkaha isimli bu kitabında da hayat ve insanın boynunda bir madalyon gibi taşıdığı değerler arasında bir yangın gibi büyüyen bölünmeye karınca misali de olsa birkaç damla su taşıyor.</p>
<p><a href="http://www.milligazete.com.tr/makale/gulmenin-epistemolojisi-170386.htm" target="_blank">http://www.milligazete.com.tr/makale/gulmenin-epistemolojisi-170386.htm</a></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yunus Emre Tozal</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>16 Temmuz 2010, Milli Gazete</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/gulmenin-epistemolojisi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ezan’ın başına gelenler</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/ezan%e2%80%99in-basina-gelenler</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/ezan%e2%80%99in-basina-gelenler#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Jul 2010 23:05:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1262</guid>
		<description><![CDATA[Tarih 16 Haziran 1950’yi gösterdiğinde, hafızalardan silinmeyecek, hep hatırlanılacak ve o ana şahit olanların ağzından o anki hislerini ve duygularını nesilden nesile, kuşaktan kuşağa aktarılacağı Arapça ezan okuma yasağının sonlanması, bu topraklarda fikir hayatında büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir zamanda gerçekleşmiştir. Keskin bir bıçağın darbesi gibi ikiye ayrılan Türkiye’ de, Batı ile aradaki uçurumu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1264 aligncenter" title="ezan ve menderes" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/07/ezan-ve-menderes1.jpg" alt="" width="350" height="534" /></p>
<p>Tarih 16 Haziran 1950’yi gösterdiğinde, hafızalardan silinmeyecek, hep hatırlanılacak ve o ana şahit olanların ağzından o anki hislerini ve duygularını nesilden nesile, kuşaktan kuşağa aktarılacağı Arapça ezan okuma yasağının sonlanması, bu topraklarda fikir hayatında büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir zamanda gerçekleşmiştir. Keskin bir bıçağın darbesi gibi ikiye ayrılan Türkiye’ de, Batı ile aradaki uçurumu kapatma amacıyla “muasır medeniyetler seviyesini yakalamak” olarak ifade edilen köklü değişimler, halkı köküyle olan bağıntısını kesmiş, Tanzimat döneminden başlayan bir sürecin sonu felaketlerle kapanmıştır.</p>
<p>Heidegger “Dil oluşun/varlığın evidir” derken, her insanın varlıkla kuracağı ilişkinin boyutundaki aşkınlığın ontolojik bağıntısının dil üzerinden temellendirilebileceğini söylemiş, Borges de bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Her dil bir gelenek, her kelime kabullenilmiş bir simgedir.” Yazarların, şairlerin, filozof ve düşünürlerin kendi dillerinde yazdıkları eserler, şimdilerde kültür ve dil kozasının ördüğü anlam dünyasındaki zirve isimlere bakalım. Dante’nin İtalyancada, Yunus Emre’nin Türkçede, Goethe ve Kant’ın Almancada, Tolstoy ve Dostoyevski’nin Rusçada nasıl zirve eserler verdikleri ortadayken, Türk aydınının diliyle olan bağının kesilmesi, dilin kendisinin getirdiği muhafazakârlığın da kesilmesine sebep olmuştur.</p>
<p>Osmanlı münevverlerinin belki de ilk defa kendilerini ciddi olarak sorguya çektikleri, Tanzimat Fermanı’yla başlayan Batının hâkim paradigmasının devşirilmeye başlandığı dönemlerden, köklerle olan bağın kesilmeye başlandığı cumhuriyet yıllarına kadar, farklı inanç sistemleri arasında taraf değil hakem olması gereken ama halkıyla karşı karşıya kalan sözde laik devletin, hummalı faaliyetlerle yıllardır İslamiyet’i tanzim etmeye çalışması, halkı devletten soğutmuştur. 1932’den başlayıp 1950’de sona eren Arapça ezan okuma yasağı, Hıristiyan ve Yahudilerin ibadetlerinin hangi dilde olacağına ilişkin bir zorlamanın var olmamasıyla bile kıyaslanamayacak bir özgürlük ihlalinin eşiğinde, cumhuriyet döneminin en keskin hamlelerinin içinde en başta bulunan, kökle olan bağı kesme girişimidir.</p>
<p>Can Dündar’ın bildirdiğine göre Ayasofya&#8217;da Türkçe Kuran okunduğu gece Atatürk, hafız Sadettin Kaynak&#8217;ı yanına çağırır. Tarih 3 Şubat 1932&#8242;dir ve ertesi gün Ramazan ayının son cumasıdır. Atatürk, elindeki Kuran tercümesinden bir hutbe konusu seçer ve Hafız Sadettin&#8217;e verirken &#8220;Katiyen sarık istemem&#8221; der: “İşte bu gece giymiş olduğun elbise ile başı açık olarak okuyacaksın. Fakat hava soğuktur, paltonu giyebilirsin.” Atatürk ile ne kadar uzak olduğumuza dikkatleri çeken Can Dündar, Atatürk’ün bu ülkede sadece yüksek bir heykel olduğunu ifade eder. Atatürk daha hayattayken Türkçe ezan okunması uygulamasına büyüyen tepkiler, Bursa’da küçük çapta bir isyana dönüşür, namazı da Türkçeleştirmeyi düşünen Atatürk, çevresindekilerin ısrarıyla bu düşüncesinden vazgeçer.</p>
<p>Batının hâkim paradigmasını kendileri için bir “mutlak haline getiren, toplumu özelde de dili geçmişinden soyutlayarak düzenlemeyi savunan dönemin entelektüelleri, Prof. Dr. Çetin Özek’in de belirttiği üzere, İslamcı-gelenekçi kitlenin varlığı yok sayılarak bir siyasal düzenlemenin yapılamayacağını, geç de olsa anlamış ama devletin laiklikte başarıya ulaşamadığı gibi devletin toplumla giderek arasının açılmasına da mani olamamışlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bir devrin yazılamayan gerçekleri: medeniyet cinayeti</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>29 Ocak 1932 tarihinde, bir ramazan ayında başlayan dinde reform girişimlerinin bir parçası olan Türkçe Ezan, ilk kez Hafız Rıfat tarafından Fatih Camii minaresinden seslendirilmişti. Aslında Osmanlı münevverlerinin Batılılaşmayı savunan kesimin son 200 yıldır istediği şey de reformdu ve cumhuriyet değişim ve dönüşüme kapı aralayacak, reformları hayata geçirmek için oldukça elverişli bir zemin hazırlamıştı. 1932 Ramazanına kadar çeşitli yıllarda nabız yoklamayla yapılan denemeler, 1932 ramazanında fiilen uygulamaya konulacak, Ezanı Muhammedi ile birlikte salâvatlardan tekbirlere Arapça dili yok yasaklanacaktı. Bir medeniyet cinayeti işleniyordu. Program çerçevesinde ilk Türkçe Kur’an için Yerebatan Camii (22 Ocak 1932), İlk Türkçe Ezan için Fatih Camii (29 Ocak 1932) İlk Türkçe Tekbir için Ayasofya Camii -şimdi ibadete kapalı- (4 Şubat 1932) ve İlk Türkçe Hutbe için de Süleymaniye Camii (5 Şubat 1932) seçilmişti. Aslında Arapça Ezan okuma yasağı sadece ibadetin dilinde görülmeyecek, giyimden kuşama, medeni hayattan, sokaklara, harften kanunlara kadar her alanda kendini gösterecek, İslamiyet devlet eliyle tanzim edilecekti. Zaten ilk Türkçe hutbeyi Süleymaniye’de seslendiren Hafız Sadettin Kaynak’ın fraklı ve başı açık, cemaatin de fötr şapkalı olması bunun açık göstergesiydi. Türkçe Ezan uygulaması 18 yıl aradan sonra, Demokrat Parti (DP)’nin iktidara geldiği 14 Mayıs’tan sadece 1 ay sonra 16 Haziran 1950 tarihinde sona ermişti.</p>
<p><span id="more-1262"></span></p>
<p>Mustafa Armağan’ın Timaş Yayınlarından yayımlanan son kitabı “Türkçe Ezan ve Menderes &amp; Bir Devrin Yazılamayan Gerçekleri”, Arapça ezan okunmasının yasaklandığı yıllardan, Tekbirlerin Türkçeleştirildiği, hatta cenaze ve Cuma salalarının bile Türkçeleştirildiği dönemlere kadar hafızalarda kalan hatıralardan, mektuplaşmalardan ve kayıtlı belgelerden oluşan önemli bir kitap. Dönemin imamlarından aydınlarına şahitlerin dilinden hazırlanan kitap, ülkenin dört bir tarafında 16 Haziran 1950’de Arapça okunacak ikindi namazı anındaki duyguları, hissiyatı ve yaşanan hatıraları dile getirerek o anki heyecanın ne kadar büyük bir heyecan olduğunu hatıralarla naklediyor. Ağlamaktan ezan okuyamayan müezzinlerden, bazı camilerde gözü yaşlı müezzinlerin üst üste iki hatta üç defa okunan ikindi ezanları, ülkenin dört bir yanında halkın hüngür hüngür ağlayışına vesile olmuş. Bursa&#8217;da bir camiide 7 defa İkindi ezanı okunduğu söylenir. Hele hele Sultanahmet Camii imamı ve bestekar Saadettin Kaynak’ın 16 şerefeye 16 güzel sesli müezzini bulup çıkararak ezanı sırayla okutturması, yarım saat sürmüş, yarım saat insanlar şaşkınlıkla ve sevinçle avluda oturup ağlaya ağlaya göklerde dalgalanan ezan-ı Muhammedi ile kendilerinden geçmişler</p>
<p>16 Haziran 2009’da kendi internet sitesinde (mustafaarmagan.com.tr) okurlarının katkısıyla geleceğe dönük bir araştırma-soruşturma çalışmasına başlayan Armağan, tekrardan Arapça ezan okunmaya başlamasının 60. yılında yayınlanmak üzere bir proje geliştirmiş. 6 Haziran 1950 gününü hatırlayan insanları bularak onlarla konuşacak ve konuştuklarını metne çevirerek Mustafa Armağan’a yollayacak okurlar, kitabın da oluşma safhasında Armağan’a yardımcı olmuşlar. Okurlar, şu üç soruyu o günü yaşayan büyüklerine ve tanıdıklarına sormuşlar:</p>
<p>“1-) Türkçe ezan uygulandığı zamanla ilgili neler hatırlıyor? İnsanların bu uygulamaya tepkileri var mıydı?</p>
<p>2-) Arapça ezan beklentisi DP’nin iktidara gelmesiyle nasıl arttı?</p>
<p>3-) İlk Arapça ezan okunduğu sıradaki duygu ve hatıraları nelerdir?” (sayfa 19)</p>
<p>Çalışmanın tamamen gönüllü bir şekilde hazırlandığı için, toplumun hemen hemen her kesiminden farklı yaş, eğitim, hayat ve gelir gruplarından insanın bu çalışmada katkısının bulunduğunu söyleyen Armağan, çalışmaya katılanlar arasında ömrü sadece köyünde geçmiş bir imamdan tutun, iş adamlarından, prof.lerden cumhurbaşkanlığı makamına kadar yükselenlere kadar 1940-1950 arasını, özellikle de 16 Haziran gününün bir tek kare fotoğrafını çekme imkânını verdiğini ifade ediyor. Akademik bir kitap olmadığını ama akademik hazırlansaydı eğer bu kadar doğal, sıcak ve samimi olamayabileceğini hatırlatan Armağan, nitelikli ve geniş ölçekli bir araştırmadan ziyade anı ve hatıralarla işin ihlâsının kaçmaması sebebiyle böyle bir metotla oluşturmuş kitabı.</p>
<p>Osmanlı&#8217;dan Cumhuriyete, Cumhuriyetin ilanından bugüne, dine müdahalelerin temelinde hangi unsurların yer aldığını, modernleşme ve batılılaşma hareketiyle başlayıp Cumhuriyetle hızlanan ‘dinde reform’ ya da ‘dinin millileşmesi’ projesini toplumun farklı kesimlerden dinleyecek, o süreçlerdeki değişim-dönüşümleri farklı kesimlerin dilinden yapılan söyleşilerde okuyarak hangi duyguların yaşandığına sizler de şahit olacaksınız.</p>
<p><a href="http://milligazete.com.tr/makale/ezanin-basina-gelenler-170031.htm">http://milligazete.com.tr/makale/ezanin-basina-gelenler-170031.htm</a></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yunus Emre Tozal</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>13 Temmuz 2010, Milli Gazete</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/ezan%e2%80%99in-basina-gelenler/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘Öteki’nin diliyle dokunan hayatlar: Angelika</title>
		<link>http://www.tenkafesi.com/%e2%80%98oteki%e2%80%99nin-diliyle-dokunan-hayatlar-angelika</link>
		<comments>http://www.tenkafesi.com/%e2%80%98oteki%e2%80%99nin-diliyle-dokunan-hayatlar-angelika#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Jul 2010 22:58:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tenkafesi</dc:creator>
				<category><![CDATA[tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tenkafesi.com/?p=1257</guid>
		<description><![CDATA[Metafizik şiirin kurucularından ve en önemli temsilcilerinden ünlü İngiliz şairi John Done, “hiç kimse bir ada değildir” derken hikâye kuramının püf noktasına değinir ve iki insanın arasındaki ilişkinin boyutunu pergel örneğine benzeterek açıklar. İnsanın başta kendisi olmak üzere çevresindekilerle ve eşyayla kuracağı bağ, pergelin iki ayağı gibi birbirinden ayrı, birbirinden farklı ve özgün olmasına rağmen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-1258 aligncenter" title="angelika" src="http://www.tenkafesi.com/wp-content/uploads/2010/07/angelika.jpg" alt="" width="300" height="464" /></p>
<p>Metafizik şiirin kurucularından ve en önemli temsilcilerinden ünlü İngiliz şairi John Done, “hiç kimse bir ada değildir” derken hikâye kuramının püf noktasına değinir ve iki insanın arasındaki ilişkinin boyutunu pergel örneğine benzeterek açıklar. İnsanın başta kendisi olmak üzere çevresindekilerle ve eşyayla kuracağı bağ, pergelin iki ayağı gibi birbirinden ayrı, birbirinden farklı ve özgün olmasına rağmen birbirini/bütünü tamamlayıcı çarpıcı iki unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Ömer Hayyam’ın da üzerinde durduğu pergel örneğiyle hikâyenin işlevinden bahsedecek olursak, insanın bağ kurabileceği karşı tarafla kendisi arasındaki imgenin yoğunlaşmasının sonucu; rüya ile hakikatin, fizik ile metafiziğin arasında boşlukları doldurarak bir yalıtım görevi gördüğünü söyleyebiliriz.</p>
<p>Wittgenstein’ın “Anlam aramayın, kullanım olanağı arayın” sözünden hareketle, hikâye, anlam sahasını oluştururken sanatta kullanım olanaklarıyla temasa geçerek, kullanım olanağını insanın iç dünyasıyla ilişkilendirir. Anlam sahası bir sonraki hareketin ne olacağı konusunu da içinde barındırarak, hikâyeyi insanın metafizikle kuracağı bağın üzerinden yürütür. Sanatın ritimlere dayandığını söyleyen Ursula K. Le Guin, modern dünyada ritmik olmayan bir hareketin sadece sinemada kullanılabileceği ifadesinin, sanatın içinde özne-nesne çözümlemesinin de bir analizi olduğunu söyleyebilmek mümkün.</p>
<p>Özne-nesne çözümlemesinde sözcüklerin ruhunu ve kelimelerin hissini bir zaman kesitinden yola çıkarak, hem iç hem dış dünyada insanın bağımsız bir şekilde kendisiyle ilgilenişini hikâye ifade eder. Hikâyeyi bir yürüyüşe benzetecek olursak, bir ân&#8217;dan bir ân&#8217;a doğru değişmenin, aynı anda sağ adımla başlayıp, bir sağ bir sol dalgalanmanın düşünsel eylemi başlatması, nesnel konumdan özne konumuna geçiş sürecidir.</p>
<p>Sözcüklerin ritimlerinin bedensel ritimler olduğu, hikâyelerinde karakterlerin iç dünyalarıyla muhatap olan Yıldız Ramazanoğlu’nun, <em>Angelika</em> isimli kitabı, geçtiğimiz günlerde Timaş yayınlarınca yayınlandı. Yazarı <em>Angelika</em> isimli hikâye kitabından önce <em>Derin Siyah</em> (2002), <em>Kırmızı</em> (2006), <em>Zilha Günü</em> (2008) hikâye kitaplarından ve <em>İkna Odası</em> (2004) isimli romanından tanıyoruz. İnsanı bütünüyle kuşatıcı hikâyeler yazan Ramazanoğlu’nun hikâyeleri, yazarın diliyle yaşamdan bir parçaya odaklanıp ölçek küçültürken, hayatın kesişme noktalarını da dokuyor. Hayatı dokuma biçimleri farklı olan kadınların kendi kendileriyle konuşma, anlama, sorgulama anlarını hikâyeleştiren yazar, insanın yabancılaşan tarafına değinerek yaşamın ötekileştiren ve ötekileştirilen yanlarından hayat fotoğrafları çekiyor.</p>
<p>Yıldız Ramazanoğlu hikâyelerine genel olarak baktığımız zaman, yazar karakterlere hayata aşkın olan tarafıyla baktırarak, fıtrî olana odaklandırıyor. Yazar kısa ama çarpıcı hikâyelerinde, insanın insanla ve insanın toplumla olan ilişkisini gözlemlemekle kalmıyor, satır aralarında okuyucuya duygu yoğunluğunu da tattırarak içten bir dünyanın kapısını aralıyor. Hikâyelerin sürükleyiciliği, okurun her şeyin içten düzenlendiği bir dünyadan çıkamadığını, çıkınca da iç dünyasına sinen aşkın tarafın etkisiyle bir müddet kendine gelemediğini söyleyebiliriz. Okur bir bakıma kendisiyle kurduğu iletişimin yolunu genişleterek sıradan görünen ama hayatı kuşatan imgelerin içindeki esrarı anlamaya, anlamlandırmaya ve metafizik dünyayla gözleri arasına çekilen perdeyi hafifçe kaldırmaya başlıyor. Aristotoles’ten gelen “Bir hikâyenin, başı, ortası, sonu vardır” anlatı tekniğiyle, Ramazanoğlu’nun başı, ortası ve sonu bulunan hikâyeleri, insanın fıtrî olan tarafıyla bir bağ kurarak, farklı kimlik ve kişiliklerin penceresinden Mustafa Kutlu’nun deyimiyle tasvirci ve tahlilci gözlemlerini içinde yorumluyor.</p>
<p>Ayrıntıyı anlatma yöntemi, kelimelerin seçiminde titizliği, cümlede kelimelerin ne eksik ne fazla oluşu, cümlelerin akıcılığı, anımsanmaya değer yaşanmışlıkları ifade ederkenki okurla kurduğu bağı güçlendirmekle kalmayıp okuru hikâyenin içine çekiyor. Okur hikâyenin içinde kendisine ayrılan karakterin iç dünyasından dış dünyayı, duyguları, hayatları tahlil etmeye başlayarak, yaşamın kıyısındaymış gibi görünen bir olayda yazarın deyişiyle küçük bir kazı harekâtı başlatıyor.</p>
<p>Angelika <em>At Hikâyesi, Angelika’nın Unutuşu, Alissa Yolu, Müberra’nın Kaydetmesi, Hüküm, Şairle Randevu</em> ve <em>Sinemacı Kadınlar</em> isimli birbirinden bağımsız hikâyelerden müteşekkil. Neredeyse tamamının kadınların gözünden anlatılan hikâyelerde, “yabancılaşan kadın”ın gözünden tahliller yapan yazar, modern dünyanın bir imgesi olan hayatın ‘hız’lılığı içerisinde kaybolmamak için direnen kadınların, aslında hayatları boyunca yollarının nasıl da kesiştiğine dikkat çekiyor. Çeşitli meslek grupları ya da hobileriyle uğraşarak kenarda dur(durul)maktan hazzetmeyen, yazılarıyla var olmak isteyen, senaryoyla ve sinemayla ilgilenen, Afrika&#8217;ya kurban eti dağıtmak için giden kadınların, yaşadıklarını iç dünyalarında biriktiren gerçek hayatlarının fotoğraflarının birbirleriyle olan benzerliklerini ifade ediyor. Yazarın deyişiyle yazarak ayrıksılaşan, siyah renkli, AİDS’Lİ, Avrupalı veyahut şair kadınların başkalık yolunda nasıl yan yana hizalandıklarını gözlemliyor.</p>
<p>Ali Çolak’ın ifadesiyle hepimizin toplumun kadına ve erkeğe biçtiği rollerin içinde doğmuşluğun getirdiği bir ortamda, kadınların yazmalarının ve yazma gibi eylemlerinin hele hele Virginia Wolf’un deyişiyle kadınların “kendilerine ait bir oda”ya sahip olmalarının önünde aşılması zor engeller, örseleyici sınavlar var.</p>
<p><span id="more-1257"></span>Yazmaya yeltenen bir kadının gündelik rutin ve sorumluluklar içinde hayatta kendine daha farklı bir yer açma çabasının anlatıldığı <em>At Hikâyesi</em>, toplumda kendine alan açması daha kabul edilebilir gibi bir durumda olan erkeğin karşısında kadının bağımsız bir şekilde kapalı bir kapıyı açıyormuş ve kontrol dışına çıkıyormuş hissi uyandırmasını anlatıyor. Yukarıda değindiğimiz “kitaptaki hikâyelerde anlatılan hayatların kesişmesi”ne örnek olarak, <em>At Hikâyesi’</em>nden <em>Sinemacı Kadınlar’</em>a geçişi gösterebiliriz. <em>Sinemacı Kadınlar</em> hikâyesinde iletişim fakültesini bitirir bitirmez kültür programlarında yapımcılık yapmaya başlayan Hilal, kadınların yazma eylemine ve sürecine dair şöyle bir bakış açısı sunuyor:</p>
<p>“Yazmak isteyen erkek olduğunda çocukların, misafirlerin, mutfağın, evdeki ahvalin arasından özür dilemeye pek gerek görmeden sıyrılıp çıkması, bir odaya kapanıp herkesin ve her şeyin üzerine kapatması ne kadar gizemli, saygı uyandıran, kutsanacak bir şeyse, kadınınki o kadar hastalık belirtisi, endişe uyandıran bir muamma.” (s. 146)</p>
<p>Nilay “Mabedine doğru yürüyen bir keşiş gibi kendinden emin adımlarla girer odasına yazacak adam” sözleriyle yazacak olanı kimsenin durduramayacağını ifade etse de, Sema araya girip son noktayı koyuyor:</p>
<p>“Ne alaka? Evi kim geçindirecek, faturaları kim ödeyecek? Yazarlara bakın, nerede yaşamını sadece yazmaya adayabilen bahtiyar erkekler! Çoğu hayatını kazanmak için vaktini istemediği bir işe adamak zorunda kalıyor. Yazmak herkes için aristokratça bir iş, bunu unutmamak lazım.” (s. 147)</p>
<p><em>Angelika’nın Unutuşu</em> ile <em>Alissa Yolu</em> hikâyelerine baktığımız zaman, iki hikâyede de toplumda sınıflandırmaların işe yaramadığı, beklenmedik profillerin çizilip düş kırıklıklarının meydana geldiği hayatların kırıntılarını görebilirsiniz. Avrupalı az biraz okumuş Alissa’yı gözlemleyerek modern hayatın insanı ne kadar sıkıştırdığının farkına varabilir, aynı anda bütün duyguları bir arada yaşamayı daha öğrenmeden ağabeyinden uzaklaştırılan bir kızın gözünden Almanya’dan gelen Angelika’yı süzebilirsiniz.</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Hüküm</em> hikâyesinde yemek yerken her ısırışta elini altına tutması ve her ısırıştan sonra elindeki kırıntıları ağzına atmasıyla Hüküm’ün hayatın sırrını ifşa edecek şu sorusuyla karşı karşıya kalabilirsiniz: “Kırıntı’nın kıymeti, kırıntıya hürmet mi?” (s. 103) Yazar satır aralarında sorduğu sorularla okuyucuyu anlam dünyasının haritasında gezdiriyor: “Yola çıkmasaydık eğer, masumiyetimizi koruma ihtimalimiz daha mı yüksek olurdu?” ( s. 117)</p>
<p>Yıldız Ramazanoğlu Angelika’da ötekilik hallerini yansıtırken, Dostoyevski’nin <em>Öteki</em>’de ötekileştirilen karakterin ağzından konuştuğu gibi, yer yer ötekileştirilen karakterin ağzından tahliller yapıyor. Ötekiyi anlamakta ve ötekileştirilme sürecini tahlil etmekte çok net resimlerin çekildiği şu günlerde <em>Angelika</em>, ideolojikleşmekten uzak bir şekilde açılımların yapıldığı zeminin üzerinden, öteki’nin sesiyle vicdanlarımıza sesleniyor. Bir tebessüm eşliğinde öteki’nin dilinden hayatı dokuyor.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Yunus Emre Tozal</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Dergâh Dergisi, Sayı: 244</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tenkafesi.com/%e2%80%98oteki%e2%80%99nin-diliyle-dokunan-hayatlar-angelika/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
